|
SİYASİ COĞRAFYA
AVRUPA BİRLİĞİ VE GİRİŞ SÜRECİNDE TÜRKİYE
GİRİŞ
Bütünleşme tarihsel bir olgudur. Tarih boyunca, insanlar çeşitli yapıdaki
devletlerin çatısı altında bir araya gelmişlerdir. Devletlerin pek çoğu, siyasal
ve sosyal açıdan birbirlerinden çok farklıdır. Ancak yine de, farklı yapıdaki
devletleri kuran insanları bir araya gelmeye zorlayan nedenler bulunmaktadır.
Avrupa
kıtası, bütünleşme olgusunun incelenmesi için gözlem yapılabilecek en uygun
coğrafya parçasıdır. Zira, devletlerin parçalanmasına yol açan savaşlar ve bir
araya gelmesini sağlayan "bütünleşme hareketleri", Avrupa kıtasında birbiri
ardından ortaya çıkmıştır. Avrupa kıtasındaki bütünleşme hareketlerinin temel
nedeni, çoğu kez büyük savaşlar olmuştur. Bu açıdan yaşlı kıta, bütünleşme
hareketleri ile savaşların birlikte yaşandığı, hatta aralarında sebep sonuç
ilişkilerinin gözlemlendiği bir alandır.
Öte yandan,
Avrupa bütünleşmesi, özellikle Soğuk Savaş sonrası gelişmelerle birlikte, hiçbir
bütünleşme hareketinin ulaşamadığı kadar ileri bir düzeye gelmiştir. "Avrupa
Kömür ve Çelik Topluluğu" ile yola çıkan "Avrupa hareketi", AET'nin kurulmasıyla
önce "Ortak Pazar", sonra "Avrupa Topluluğu" haline gelmiş, bugün ise Maastricht
Antlaşması'nın yürürlüğe girmesi ile "Avrupa Birliği" adını almıştır. Söz konusu
bütünleşme hareketinin gelişimini ve geldiği yeri, bu hareketin çeşitli
aşamalarda taşıdığı isimlere bakarak ve bu isimlerdeki değişimi gözlemleyerek
bile anlamak mümkündür.
Avrupa
bütünleşmesi, nitelik itibariyle bir yandan, kendisini oluşturan ulus
devletlerin varlığına saygı gösterirken, öte yandan ulus devletlerin yetki devri
ile oluşturdukları, "uluslarüstü" bir niteliğe ulaşmıştır. Avrupa Birliği, "uluslarüstü"
özelliğe sahip bir örgüt olduğundan, dünyada örneği olmayan bir bütünleşme
modelidir.
Avrupa
bütünleşmesi olgusu değişen konjonktüre bağlı olarak yerini genişleme olgusuna
bırakmıştır. Bu genişlemenin Türkiye'nin aday ülke ilan edilmesiyle son
aşamasına geldiği değerlendirilmekle birlikte zaman içinde koşulların
değişebileceği unutulmamalıdır.
Tam üyeliğe
adaylığı yakın zamanda kabul edilen, Avrupa Birliği'ne giriş sürecindeki
Türkiye'de, ulusal bilincin oluşturulması için Avrupa Birliği'nin tam olarak
neyi ifade ettiği, yapısı, kurumları, politikaları, tarihi gelişimi, tam
üyeliğin getirecekleri, her kesimin üzerine düşen yükümlülükler doğru olarak
aktarılmalıdır. Geçiş dönemi olarak kabul edilen adaylık süreci ancak bu şekilde
kısaltılabilir.
Bu amaç
doğrultusunda hazırlanan bu çalışmada; Avrupa Birliği'nin yapısı, genişleme
süreci, Türkiye'nin adaylık statüsünün incelenmesi, katılım ortaklığı belgesi,
Türkiye'nin hazırladığı ulusal program, programda yer alan kaçakçılık ve
organize suçlar ile ilgili bölümler ve AB tarafından kabul edilen bazı önemli
eylem planları ele alınacaktır.
AVRUPA BİRLİĞİ VE KURUMLARI
Avrupa
Birliği "uluslar üstü bir birim" olarak tanımlanır. Merkezi Brüksel'dedir. Üye
devletler; ulusal egemenliklerinin bir bölümünü AB kurumlarına devretmişlerdir.
Ortak çıkarları doğrultusunda, egemenlik haklarının ortak yönetimi yoluyla
birlikte çalışırlar. Birlik ayrıca "yetki ikamesi" ilkesine göre işler.
AB'nin
kavram açısından yeni ve yetki dağıtımı açısından benzersiz olan yönetim
sistemi; kendinden önceki bütün ulusal ve uluslararası modellerden farklıdır.
AB'nin temelleri bir anayasaya değil, egemen devletler arasındaki antlaşmalara
dayanır. Bütün AB vatandaşlarını doğrudan bağlayıcı yasalar çıkarma yetkisi,
Birliği uluslararası kuruluşlardan ayırır.
Mevzuat;
erişilecek hedeflere göre yönetmelik, yönerge, karar, tavsiye ve görüş olmak
üzere çeşitli biçimler alır:
1.
Yönetmelik (regulation) bütünüyle bağlayıcıdır. AB'nin her yerinde zorunlu
olarak ve doğrudan uygulanabilir niteliktedir.
2. Yönerge (directive),
üye devletlere yönelik olarak çıkarılır. Erişilecek sonuç açısından
bağlayıcıdır. Üye devlet sonuca erişme yöntemini seçmekte serbesttir.
3. Karar (decision),
bütünüyle bağlayıcıdır. Muhatapları; üye devletler, gerçek ve tüzel kişilerdir.
4.
Tavsiyeler ve görüşler bağlayıcı değildir.
AB'nin
örgütlenmesi evrimseldir. Avrupa'nın giderek birleşmesini sağlayacak şekilde
tasarlanmıştır. Henüz son biçimini almamıştır.
Avrupa
Birliği (AB) tıpkı bir ulusal devlette olduğu gibi, birbirinden bağımsız yasama,
yürütme ve yargı organlarıyla donatılmıştır. Bu organların uluslar üstü
yetkileri vardır. Topluluk organları Roma Antlaşması'nda belirtilen kurumlarla
sınırlı kalmamış; zaman içinde gerekli görüldükçe bunlara yeni kurumlar
eklenmiştir. Birlik günümüzde 5 kurum tarafından yönetilmektedir. Ayrıca Avrupa
Doruğu, finansman organları ve diğer kuruluşları vardır.
I -YÖNETİM ORGANLARI
Birliğin
yönetim organları; Avrupa Birliği Konseyi, Avrupa Komisyonu, Avrupa
Parlamentosu, Adalet Divanı ve Sayıştay'dır.
A- Avrupa
Birliği Konseyi
Maastricht
Antlaşması'nın yürürlüğe girmesinden sonra, Konseyin resmi adı, "Avrupa Birliği
Konseyi" olmuştur. Daha önce "Bakanlar Konseyi" deniyordu.
Temel
Fonksiyonu, Yetki ve Sorumlulukları:
Birliğin karar
organıdır. Yürütme yetkileri de vardır. Esas görevi; üye ülkelerin genel ekonomi
politikalarının uyumlaştırılmasını ve Roma Antlaşması ile öbür artlaşmaların
amaçlarını gerçekleştirmek, uygulanmasını sağlamaktır. Bu çerçevede ortak
politikalara ilişkin temel kuralları belirler.
AB'nin
yasalarını çıkarır: Komisyonun önerilerini temel alarak, uygulanacak
politikalarla ilgili yasal düzenlemeler yapar ve kararlar verir. Öneriler ancak
Konseyin onayından sonra uygulamaya konabilir.
Oluşması:
15 üye devletin ilgili bakanlarından oluşur. Toplantılara Komisyondan en az bir
üye daha katılır.
İç
Örgütlenmesi:
Konsey toplantılarına
katılan bakanlar, görüşme konusuna göre değişir: Örneğin, konu maliye ise AB'nin
maliye bakanları (Maliye Konseyi) toplanır. Eğer sanayi politikası ele
alınacaksa, sanayi bakanları; tarımsal fiyatlar ele alınacaksa tarım bakanları
(sırasıyla Sanayi Konseyi ve Tarım Konseyi) toplanır.
En "kıdemli"
konsey, "Dışişleri Bakanları Konseyi"dir. Son yıllarda "Genel İşler Konseyi"
olarak anılan bu kurul; dış ilişkilerden, ortak dış politika ve güvenlik
politikası çerçevesinde dış politikadan sorumludur.
Ancak öbür
alanlardaki ivedi konuları da görüşebilir. Ayrıca diğer konseylerin
çalışmalarını koordine eder. AB Doruğunun 6 ayda bir düzenlenen toplantılarının
hazırlığını yapar.
Çalışma
Yöntemi :
Bir Komisyon önerisi olmadan, karar alamaz. Alınan kararların, genellikle
birbiriyle çatışan ulusal çıkarlar arasında denge kurucu nitelikte olmasına
dikkat edilir. Belli bir konuda görüşme yapılırken, her üye bakan; kendi
ülkesiyle ilgili sorunları dile getirir. Bakanlar; bir yandan kendi ülkelerinin
çıkarlarını temsil edip savunurken, bir yandan da AB'ni başarıya ulaştıracak
uyuşmaları sağlamaya çalışır.
Konsey
başkanlığını her üye ülkenin hükümeti -ülke adlarının alfabetik sırasına
göredönüşümlü olarak üstlenir. Süresi 6 aydır.
Konsey'de
ağırlıklı oy usulü geçerlidir. Buna göre, Fransa, Almanya, İtalya, İngiltere
10'ar; İspanya 8; Belçika, Yunanistan, Hollanda, Portekiz, 5'er; Avusturya,
İsveç 4'er; Danimarka, Finlandiya, İrlanda 3'er; Lüksemburg 2 oy sahibidir.
İlişkileri
:
Komisyon'dan öneriler alır. Yasal düzenleme tasarılarını kabul etmeden önce,
Avrupa Parlamentosu' nun görüşünü alır.
Avrupa
Doruğu “Avrupa Zirvesi" de denir.
Temel
Fonksiyonu, Yetki ve Sorumlulukları
: Birliğin en üst
düzeyde yetkili politik organıdır. Birliğin temel politik ve stratejik
eğilimlerini belirler. Başlıca rolü, AB'nin gelecekteki gelişmesi için politika
önceliklerini belirlemektir. AB Konseyi'nin bir çözüme varamadığı konularda
kararlar alır. Siyasal ve ekonomik konularda kılavuzluk eder, yapıcı uyarılarda
bulunur, dış ilişkilerde birliğin ortak tavrını belirler.
Oluşması
: Avrupa Tek Senedi
ile kurumsallaşmıştır. İlk kez 1975'de toplanmıştır. Devlet ve hükümet
başkanları ile Komisyon başkanından oluşur.
Çalışma
Yöntemi
:
Yılda en az iki kez toplanır. Başkanlık üye devletlerce sırayla üstlenilir.
Süresi 6 aydır. Mali konular dışında bütün kararlar çoğunlukla alınır.
B-Avrupa Komisyonu
Temel
Fonksiyonu, Yetki ve Sorumlulukları:
AB'nin temel yürütme
organıdır. Ortak pazarın iyi işlemesinden ve gelişmesinden sorumludur.
AB
politikalarına ilişkin ilk adımı atma yetkisine sahip olan tek kurumdur. Yeni
politika önerileri hazırlar. Mevzuat önerilerinde bulunur.
Konsey'in
aldığı kararları, kararlaştırılmış politikaları uygular.
AB hukukunun
(kurallarının) doğru olarak uygulanmasını gözetir. AB antlaşmalarını ve
bunlardan doğan yasal düzenlemeleri uygular. Yönergelerin ulusal yasalara
aktarılmasını denetler. Antlaşmalar çerçevesindeki yükümlülüklerini yerine
getirmediğine, AB kurallarını çiğnediğine inandığı kişiler, şirketler ve üye
devletlere karşı yasal işlemleri başlatır. AB'nin yıllık bütçe tasarısını
hazırlar. Yönergeler çıkartır. Konseye önerilerde bulunur, kararlarının
taslağını hazırlar.
Oluşması
: Komisyonun
20 üyesi vardır. Nüfusu fazla olan beş ülke (Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya
ve İspanya) Komisyona ikişer üye, öbür ülkeler birer üye verir.
Komisyon
üyeleri; ulusal hükümetlerce gösterilen adaylar arasından, Konsey tarafından
atanırlar. Komisyonun bir bütün olarak atanması, Avrupa Parlamentosu tarafından
onaylanır. Üyeler süre sonunda yeniden atanabilir. Üyelik süresi 5 yıldır.
Çalışma Yöntemi:
Antlaşmaların sağladığı güç ve Konseyin verdiği yetkiler nedeniyle, önemli bir
özerkliğe sahiptir.
Üyeler;
kendilerini aday olarak gösteren ulusal hükümetlerden bağımsız olarak, Birliğin
çıkarlarını temsil ederler. Başka bir deyişle, kendi ülkelerinin çıkarlarını
değil, Birliğin çıkarlarını gözetip savunmakla yükümlüdür.
Her üyeye
bir veya birkaç politika alanında sorumluluk verilir. Üyelere küçük bir
danışmanlar grubu yardımcı olur.
Komisyonun
merkezi Brüksel'dedir. Üyeler haftada bir kez toplanır. Toplantı kapalı oturum
olarak gerçekleşir. Kararlar oy çokluğuyla alınır.
İç
Örgütlenmesi
: Komisyon 25'i aşkın
"genel müdürlük" ve idari servisler hâlinde örgütlenmiştir. Genel müdürlüklerin
her biri ayrı bir sosyal konuyla ilgilidir. Çok sayıda komite, çalışmalarına
yardımcı olur.
İç ve Dış
İlişkileri
:
Bakanlar Konseyi'ne öneriler sunar, uygulamalar hakkında bilgi verir.
Parlamentoya karşı sorumludur.
Uluslararası ticaret
görüşmelerinde Birliği temsil eder. Uluslararası antlaşmaları Birlik adına
yürütür.
C- Avrupa Parlamentosu
Temel
Fonksiyonu, Yetki ve Sorumlulukları
: Başlıca denetim
organıdır. Yasa çıkaramaz; ancak bu alanda önemli rol oynar. Yasama gücü, ulusal
parlamentolarınkinden daha azdır. Özellikle Maastricht Antlaşması ile ortak
karar usûlünün kabulü sonucunda, yasama alanındaki rolü gittikçe güçlenmiştir.
Yasal
düzenleme tasarılarını inceler. Güncel konuları tartışır. Komisyon'u ve Konsey'i
denetler. Bunu program ve raporları tartışarak, yazılı ve sözlü sorular
yönelterek yapar. AB'nin yıllık bütçesine mutabakat verir. Üçüncü ülkelerle
işbirliği veya yeni üye kabulü gibi önemli antlaşmalarda onayı alınır.
Oluşması:
AB çapında yapılan tek dereceli seçimlerle seçilen 626 üyeden oluşur.(2000) Her
ülkeye belirli sayıda üyelik ayrılmıştır. AB'nin seçimle oluşan tek organıdır.
Süresi 5 yıldır.
Çalışma
Yöntemi
:
Üyeler, AB haklarını bir bütün olarak temsil eder. Ulusal çıkarları savunmak
için atanmamışlardır. Bundan dolayıdır ki Parlamento' da birer ulusal temsilci
olarak değil, çeşitli politik grupların temsilcisi olarak bulunurlar.
Parlamento başkanı
2,5 yıllık bir dönem için seçilir.
Ayda bir kez
Strasburg'da toplanır. Oturumlar bir hafta sürer.
"İşbirliği
usulü" sayesinde mevzuât önerilerini değiştirebilir. "uygun görüş" usulü ile
yeni üye devletlerin katılımını ve üçüncü ülkelerle yapılan ortaklık
antlaşmalarını, "ortak karar usulü" sayesinde bazı politika alanlarındaki
mevzuat önerilerini veto edebilir. Maastricht Antlaşmasıyla kabul edilen ``ortak
karar usulü"nde, Avrupa Parlamentosu; mevzuatın kabulü konusunda Konsey'le
ortaklaşa ve eşit koşullarda hareket etme yetkisine sahiptir. Bu usul başlıca şu
alanlarda uygulanır: İç pazar, işçilerin serbest dolaşımı, iş kurma serbestliği,
işçilerin çalışma hakkı...
İlişkileri :
Konsey ve Komisyon'u
denetler. Bu iki kuruma AB'nin işleri hakkında sorular yöneltebilir. Danışmanlık
yapar; yasal düzenlemeler hakkında görüş bildirir. Güvensizlik oyu vererek
Komisyon'u istifaya zorlayabilir.
D- Adalet Divanı
Topluluğun
"Yüksek Mahkemesi," bir "Anayasa Mahkemesi" olarak nitelenebilir.
Temel
Fonksiyonu, Yetki ve Sorumlulukları
: Birliğin bağımsız
yargı organıdır. Hukuka saygıyı sağlamakla görevlidir. Antlaşmaların öteki AB
kurumları üye devletler tarafından doğru olarak yorumlanmasını ve uygulanmasını
sağlar. Hukuki anlaşmazlıkları çözümler.
Üye
devletlerin antlaşma hükümlerine uyup uymadıklarını denetler.
Adalet
Divanı, ulusal mahkemelerce uygulanması için, AB hukukunu yorumlar. Antlaşma
hükümlerinin ve uygulama biçimlerinin kesin yorumunu yapar.
Uyuşmazlıkları
çözüme bağlar. Birlik organları, üye devletler, şirketler ve bireylerin AB
antlaşmalarıyla ilgili olarak, önüne getirdikleri hukuki sorunlar hakkında karar
verir.
Oluşması
: Üye
ülkelerin anlaşmasıyla atanmış 15 hâkimden oluşur. Her üye ülke Divan'a 1 hâkim
gönderir. Ayrıca başsavcılar vardır.
Konsey
tarafından atanırlar. Görev süresi biten, yeniden atanabilir. Süreleri 6 yıldır.
Çalışma
Yöntemi
: AB
hükümetlerinin doğrudan denetimi dışındadır.
Kararları
bağlayıcıdır. Oy çokluğu ile alınır. Ulusal mahkemelerinkinden üstündür.
Günümüzde, devletleri ve şirketleri para cezasıyla cezalandırma yetkisiyle
donatılmıştır.
Divan' a
anlaşmazlıkların çözümlenmesi talebiyle, üye devletler, Birlik organları,
şirketler, özel ve tüzel kişiler başvurabilir. Lüksemburg'da toplanır.
E-Sayıştay
"Topluluk
Hesap Mahkemesi"dir.
Temel
Fonksiyonu,Yetki ve Sorumlulukları:
Mali denetleme
organıdır. AB gelir ve giderlerinin yasallığını, usule uygunluğunu denetler. AB
bütçesinin mali yönden sağlamlığını kontrol eder. Her yıl bir rapor yayınlar.
Oluşması
:
1977'de
kurulmuştur. Her biri bir üye devletten olmak üzere 15 üyeden oluşur. Üyeleri
Konsey tarafından Parlamento' ya danışılarak atanır. Üyelik süresi 6 yıldır.
Süre yenilenebilir. Lüksemburg' dadır.
II- FINANSMAN ORGANLARI
Temel
finansman organı Avrupa Yatırım Bankası' dır. Bundan başka Birliğin ekonomik ve
sosyal politikalarını yürütmek amacıyla kurulmuş çeşitli fonlar vardır.
III- DANIŞMA ORGANLARI VE DİĞER KURULUŞLAR
AB'nin
ayrıca pek çok sayıda danışma organı vardır. Yeni bir mevzuatın kabulünden önce,
Komisyon ve Konsey; önerilen yasaların, beklenen ekonomik, sosyal ve bölgesel
etkileri konusunda diğer AB kuruluşlarına danışır. Bundan başka önemli yeni
alanlarda bir dizi yeni kuruluş oluşturulmuştur.
A-Ekonomik
ve Sosyal Komite
B-Bölgeler
Komitesi
C-Akdeniz
Komitesi
D-Diğer
Kuruluşlar
Avrupa
Polis Bürosu (EUROPOL) :
AB üye devletleri arasında polis örgütlerinin koordinasyonunu sağlar.
Lahey'dedir. Bütün ciddi uluslararası suçlara karşı Üye Devletler arasında yeni
bir işbirliği kararı 1995 yılında kurulan Europol'un amacı, birden fazla üye
devleti ilgilendiren hallerde terörizm, uyuşturucu ticareti ve diğer örgütlü
suçlara karşı mücadelede işbirliğini teşvik etmektir. Europol'un merkezinin
bulunduğu Lahey'de (Hollanda), her Üye Ülkenin irtibat memurları birlikte
çalışırlar, suç vakalarını daha hızlı bir şekilde çözmek için bilgi
alışverişinde bulunurlar.
Avrupa
Para Enstitüsü :
Ekonomik ve parasal
birliğin son aşamasında kurulacak olan Avrupa Merkez Bankası'nın öncüsüdür.
Frankfurt'tadır.
Avrupa
Çevre Ajansı:
``Çevre verileri
arşivi" işlevini görür. Kopenhag' dadır.
İç Pazar
Uyumlaştırma Bürosu
: Marka tescilinin
basitleştirilmesiyle ilgilenir. Alicante' dadır.
Bütün
bunların dışında mevcut olan pek çok kuruluş arasında, Topluluk Bitki
Çeşitliliği Bürosu (Brüksel), Avrupa Sağlık ve İşyeri Güvenliği Ajansı (Lüksemburg),
Avrupa Tıp Ürünleri Değerlendirme Ajansı (Londra), Avrupa Uyuşturucu ve
Uyuşturucu Bağımlılığı İzleme Merkezi (Lizbon). Avrupa Eğitim Vakfı (Torino),
Hayvan ve Bitki Sağlığı Muayene ve Denetim Bürosu (Dublin) sayılabilir.
Avrupa
Birliği'nde üye devletler; ortak çıkarları doğrultusunda,egemenlik haklarının
ortak yönetimi yoluyla birlikte çalışmaktadır. Mevzuat; erişilecek hedeflere
göre yönetmelik, yönerge, karar, tavsiye ve görüş almak üzere çeşitli biçimler
alır.
AB'nin
yönetim sistemi benzersiz, örgütlenmesi evrimcidir. Birbirinden bağımsız yasama,
yürütme ve yargı organlarıyla donatılmıştır.
Birlik
günümüzde 5 kurum tarafından yönetilmektedir, Bu kurumlardan Avrupa Komisyonu
temel yürütme organı, Avrupa Birliği Konseyi temel yasama ve karar organı,
Avrupa Parlamentosu başlıca denetim organı, Adalet Divanı yargı organı, Sayıştay
mâli denetleme organıdır. Bundan başka Avrupa Doruğu, Birliğin en üst düzeyde
yetkili politik organı konumundadır. Temel finansman organı Avrupa Yatırım
Bankası 'dır. AB' nin ayrıca pek çok sayıda danışma organı ve öteki alanlarda
bir dizi kuruluşu vardır.
AB' nin
örgütlenme felsefesinden ve uygulamasından şu dersler çıkarılabilir:
Uluslararası
birleşmeler hümanist ve evrensel bir yaklaşım gerektirir. Ancak pratikteki
başarı, ulusal çıkarların da hesaba katılmasına bağlıdır. Başka bir deyişle
“evrensel olan” ile “ulusal olan” arasında bir denge sürekli olarak
gözetilmelidir. Avrupa Birliği'nin gerçekleşme yolunda olmasında, ulusal
çıkarlara saygı duyulmasının, bu çıkarlarla "evrensel hedefler" arasında denge
gözetilmesinin kuşkusuz çok büyük bir payı vardır.
AVRUPA BİRLİĞİ'NİN GENİŞLEME SÜRECİ
AB' nin
çekirdeğini oluşturan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT), Fransa, Almanya,
İtalya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg tarafından 1951 Paris Antlaşması ile
kurulmuştur. 1957 yılında, aynı ülkelerce,Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ve
Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EURATOM) kurulmasını öngören Roma Antlaşması
imzalandı. Böylece AKÇT, AET ve EURATOM'dan oluşan Avrupa Toplulukları (AT)
ortaya çıktı. 1993 yılında yürürlüğe giren Maastrich Antlaşması ile de, AT,
Avrupa Birliği (AB) adını almıştır.
AB'ne, 1973
yılında İngiltere, İrlanda ve Danimarka; 1981 yılında Yunanistan; 1986 yılında
İspanya ve Portekiz; son olarak da, 1995 yılında Avusturya, İsveç ve Finlandiya
tam üye olarak girmişlerdir. Böylece üye sayısı 15 olmuştur.
AB'nin her
genişlemesi, ortak politikalar ve karar alma süreci üzerinde etkili olmuştur.
Böylece, Roma Antlaşması da dahil olmak üzere bazı hukuki belgelerin ve ortak
politikaların genişleyen Topluluğun ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmesi
sorunu gündeme gelmiştir.
Avrupa
Birliği'nin Yeni Genişleme Süreci
AB'nin 1993
yılı Haziran ayı içinde yapılan Kopenhag Zirvesi'nde, tam üye olmak isteyen
adaylar için yeni kriterler belirlemiştir. Bu kriterleri, Lüksemburg Zirvesi,
Cardiff Zirvesi ve Viyana Zirvesi'nde belirlenen yeni kriterler izlemiştir. 1993
yılından itibaren yapılan bu zirveler, AB'nin yeni genişleme süreci üzerinde
belirleyici olmuş; Türkiye'nin tam üyeliği bu kriterler çerçevesinde yeniden
değerlendirilmiştir.
A-KOPENHAG KRİTERLERİ
Kopenhag
Zirvesi'nde belirlenen kriterler üç başlık altında toplanmıştır:
1.
Demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını, azınlıklara saygıyı ve
azınlıkların korunmasını teminat altına alan kurumların istikrarını sağlamak,
2. İşleyen
bir Pazar ekonomisine sahip olunmasının yanı sıra, AB içindeki rekabet baskısı
ile piyasa güçleri karşısında durabilme yeteneğine sahip olmak,
3. Siyasi,
ekonomik ve parasal birlik de dahil olmak üzere tam üyelikten kaynaklanan
yükümlülüklere uyum yeteneğine sahip bulunmak.
1-Tam
Üyeliğin Siyasi Kriterleri
Yukarda
sıralanan başlıklardan ilki, tam üyeliğin siyasi kriterleri olarak
adlandırılmaktadır. Aday ülkeler siyasi kriterler açısından değerlendirilmiş;
Slovakya ve Türkiye'nin bu kritere uyum sağlamayan ülkeler olduğu
belirtilmiştir. Değerlendirmede kullanılan alt kriterler: (i)demokrasi ve
hukukun üstünlüğü, (ii)insan hakları ve (iii)azınlıklara saygı olmak üzere üç
başlık altındadır.
2-Tam
Üyeliğin Ekonomik Kriterleri
İkinci grupta yer
alan Kopenhag kriterleri, ekonomik kriterler olarak bilinmektedir. Tam üye
olacak aday ülkelerde aranacak iki ekonomik kriter vardır. Bunlardan birincisi,
işleyen bir pazar ekonomisinin varlığıdır. İkincisi ise, AB içindeki rekabet
baskısı karşısında durabilme yeteneğidir.
3-Tam
Üyeliğin Diğer Kriterleri
Tam üyelikle ilgili
diğer değerlendirmeler; ortak dış politika ve güvenlik politikasına uyum,
ekonomik ve parasal birliğe uyum, Topluluk müktesebatına uyum ile topluluk
müktesebatını uygulayabilme kapasitesi olmak üzere dört açıdan yapılmıştır.
TÜRK-AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİNDE SON DURUM VE ADALET VE İÇİŞLERİ ALANINDAKİ
İŞBİRLİĞİNE GENEL BAKIŞ
Avrupa
Birliği'ne tam üyelik yolunda büyük gelişmeler kaydeden Türkiye’nin Avrupa
Birliği’ne giriş süreci, 1959 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu’na ortak üyelik
için giriş müracaatımızın olumlu karşılanması ile başlamış ve günümüze kadar
çeşitli aşamalardan geçmiştir. O tarihten başlayarak 1964 yılında Ankara
Antlaşmasının imzalanması, 1999 yılında da Türkiye’nin adaylık statüsünün
tanınmasına kadar olan dönemde toplulukla ilişkiler inişli çıkışlı bir grafik
izlemiştir. Topluluk yapı itibariyle bu süreç içerisinde büyük bir değişim
geçirmiştir. Ekonomik yapıdan önce bir noktada sosyo-kültürel ve daha sonra
siyasi yapıyı da içine alan bir organizasyona dönüşmüş, son olarak da güvenlik
boyutu oluşturulmaya çalışılan bir birlik haline gelmiştir.
Lüksemburg
Zirvesi yakın tarihte ilişkilerin donma noktasına getiren bir zirvedir., 12-13
Aralık 1997 tarihlerinde yapılmıştır. Zirve'de tam üye adayları üç grupta ele
alınmıştır:
Birinci
Grup: Macaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Slovenya, Kıbrıs,
İkinci Grup:Slovakya,
Romanya, Bulgaristan, Litvanya, Letonya.
Üçüncü Grup:
Türkiye.
Lüksemburg
Zirvesi'nde alınan kararlara göre, birinci grupta yer alan ülkelerle tam üyelik
müzakereleri 1998 yılında başlayacaktı. Yukardaki sıralamadan da gözleneceği
gibi Türkiye, üçüncü grupta yer almaktadır. Türkiye, tam üye adayları içinde
üçüncü grupta yer almasına rağmen, Lüksemburg Zirvesi'nde Türkiye ile ilgili
önemli görüşler ileri sürülmüştür. Bunlardan ilki, Türkiye'nin AB'ne her alanda
yakınlaşmasını sağlayacak bir Avrupa Stratejisi oluşturulması önerisiydi. Avrupa
Stratejisi, şu unsurları içermekteydi.
-Ankara
Antlaşması'nın ortaya koyduğu olanakların geliştirilmesi,
-gümrük birliğinin
yoğunlaştırılması,
-mali işbirliğinin
artırılması,
-mevzuatların
yakınlaştırılması ve AB müktesebatına uyum,
-Türkiye'nin
AB'ndeki bazı programlara katılımı.
Türkiye ile
ilgili ikinci konu, Ankara Antlaşması'nın 28. maddesine atıf yapılmasıydı. Bu
maddeye göre, "Antlaşma'nın işleyişi, Topluluğu kuran Antlaşma'dan kaynaklanan
yükümlülüklerin tümünün Türkiye tarafından üstlenilebileceğini gösterdiğinde,
akit taraflar, Türkiye'nin Topluluğa katılması olanağını inceler" (Ankara
Antlaşması; 1964, Madde 28). "Antlaşma'dan kaynaklanan yükümlülükler..."
ifadesinden kastedilen sadece AB'nin kurucu antlaşmalarından ya da Ankara
Antlaşması'ndan kaynaklanan yükümlülükler değildir. Bu ifade ile kastedilen,
daha önce antlaşmalarla belirtilen şartlara ilave olarak, AB'nin günümüzde tam
üyelik için istediği şartlardır.
Lüksemburg
Zirvesi'nde kaydedilen başka bir gelişme, Türkiye'nin diğer aday ülkelerle ve
üye ülkelerle beraber Avrupa Konferansı'na davet edilmesiydi. Bütün bu olumlu
noktalara rağmen, Türkiye ile ilgili görüşlerin yer aldığı raporun 35.
paragrafı, AB ile siyasi ilişkinin kesilmesine yol açan ifadeler taşımaktaydı.
Buna göre, AB'nin Türkiye'den istedikleri şunlardı:
-AB seviyesinde
insan hakları standartlarına ulaşılması,
-Azınlıklara saygı
ve azınlıkların korunması,
-Yunanistan ile
Türkiye arasındaki ilişkilerin tatminkâr ve istikrarlı bir çözüme
kavuşturulması,
-Birleşmiş
Milletler'in ilgili kararları doğrultusunda Kıbrıs'da siyasi bir çözüm
bulunması.
Türk
hükümeti, Zirve'nin hemen ardından 14 Aralık 1997 yılında yaptığı bir toplantıda
AB ile olan ilişkilerini askıya aldığını bildirmiştir. Bu kararın gerekçesi,
AB'nin yukarda yer alan istekleriydi.
11-12 Aralık
1999 tarihleri arasısında yapılan Helsinki Zirvesi, ilişkilerin seyrinde olumlu
bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Bu zirvede Türkiye’nin adaylık
statüsü ilan edilmiştir. Adaylık statüsünün tanınması doğrultusunda kurulan
sıcak ilişkilerin bir sonucu olarak 8 Kasım 2000 tarihinde Katılım Ortaklığı
Belgesi kabul edilmiş ve 7-9 Aralık 2000 tarihleri arasında yapılan “Nice
Zirvesi”nde onaylanmıştır. Bu belge; Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği için
gerekli öncelik alanlarını belirleyen, tam üyelik sürecinde yol haritasını çizen
ve tam üyelik müzakerelerinin başlaması için hangi şartların yerine getirmesi
gerektiğini belirten bir belgedir.
Türkiye-AB
ilişkileri Helsinki sonrasında giderek hızlanan bir trend içine girmiştir. 3
yıllık bir aradan sonra 11 Nisan 2000 günü Lüksemburg'da yapılan Ortaklık
Konseyi toplantısı bu bağlamda önemli bir dönüm noktası oluşturmuştur. Ortaklık
Konseyinde önümüzdeki dönem ile ilgili önemli kararlar alınmıştır.
Katılım Ortaklığı
Belgesi
2000
yılındaki “Nice Zirvesi”nde onaylanan Katılım Ortaklığı Belgesi Türkiye’nin
Avrupa Birliği’ne üyeliği için gerekli öncelik alanlarını belirleyen, tam üyelik
sürecinde yol haritasını çizen, AB müktesebatına uyum sağlamak amacıyla her
alanda neler yapması gerektiğini, orta ve kısa vadeli hedefler olarak belirleyen
ve tam üyelik müzakerelerinin başlaması için hangi şartların yerine getirmesi
gerektiğini belirten bir belgedir.
Tarama
sürecini gerçekleştirmek üzere Ortaklık Komitesine bağlı 8 alt komite
kurulmuştur. AB, diğer adaylar için olduğu gibi, Türkiye bakımından da Topluluk
müktesebatını oluşturan 31 alanı bu komitelere bölüştürmüştür. Tarama süreci
Haziran ayında başlamıştır. Bu amaçla Ortaklık Komitesi alt komitelerin çalışma
usullerini belirlemiştir.
11 Nisan
2000 tarihli Türkiye-AB Ortaklık Konseyi'nde, taraflar arasında hizmetler ve
kamu alımlarının serbestleştirilmesi için müzakerelere başlanması yönünde bir
karar alınmıştır. Bu çerçevede, ilk tur görüşmeler 17-18 Ekim 2000 tarihlerinde
Ankara'da gerçekleştirilmiş ve ağırlıklı olarak araştırıcı bir mahiyette cereyan
etmiştir.
Katılım
Ortaklıkları, esasen Komisyon'un, tüm aday ülkeler için hazırladığı yıllık
ilerleme raporlarındaki unsurları içermekte olup, kısa (bir yıl) ve orta vadede
(birkaç yıl) hangi hususların yerine getirilmesi gerektiğini belirlemektedir.
Katılım
Ortaklığı Belgesi 4 Aralık 2000 tarihinde Brüksel'de toplanan AB Genel İşler
Konseyi'nde ele alınmıştır. Sözkonusu toplantıya kadar Türkiye gerek Komisyon
ile gerek AB üye ülkeleri ile sık ve üst düzey temaslarda bulunmuştur. Bu
çerçevede, toplantı sonucunda Kıbrıs ve sınır uyuşmazlıkları konusunda Helsinki
ruhunun korunduğu kararlar alınmıştır. Türkiye güçlendirilmiş siyasi diyalog
çerçevesinde, ortak çıkarlara yönelik konularda yapıcı katkılarda bulunmaya
devam edecektir. Katılım Ortaklığı Belgesinin hukuki zeminini oluşturacak
"Çerçeve Yönetmeliği" 14 Şubat 2001 tarihinde onaylanmıştır.
KATILIM ORTAKLIĞI BELGESİNİN ADALET VE İÇİŞLERİ ALANINDAKİ BÖLÜMLERİ
I-Kısa Vadeli
Öncelikler (2001)
Adalet ve içişleri
alanında Avrupa Birliğindeki mevzuat ve uygulamalar konularında bilgilendirme ve
bilinçlendirme programları geliştirilmesi.
Organize suçlar,
uyuşturucu ticareti ve yolsuzlukla mücadelenin iyileştirilmesi ve kara para
aklama ile mücadele için kapasitesinin güçlendirilmesi.
II-Orta Vadeli
Öncelikler
Topluluk Hukuku ile
adalet ve içişleri alanlarında AB müktesebatı uygulamaları konularında eğitim
programları geliştirilmesi.
Özellikle polisin
hesap verme sorumluluğunun güvenceye alınmasına yönelik olarak adalet ve
içişleri kurumlarının daha da geliştirilmesi ve güçlendirilmesi.
Schengen Bilgi
Sistemi ve Europol'a tam olarak katılımın mümkün olması için veri koruma
alanındaki AB müktesebatının kabulü;
Vize mevzuatı ve
uygulamasının AB mevzuatına uygun hale getirilmesine başlanması.
Yasadışı göçün
önlenmesine yönelik olarak, göç konusundaki AB müktesebatının ve eylemlerinin
(kabul, yeniden kabul, sınır dışı etme) kabul edilmesi ve uygulanması.
Sınır yönetiminin
güçlendirilmeye devam edilmesi ve Schengen Sözleşmesinin tam olarak uygulanması
için hazırlık yapılması.
İltica konusundaki
1951 tarihli Cenevre Sözleşmesine konulan coğrafi çekincenin kaldırılması ve
mülteciler için konaklama tesisleri ve sosyal destek mekanizmaları
geliştirilmesi.
Yolsuzluk,
uyuşturucuyla mücadele, organize suçlar, kara para aklanması ve ceza hukuku ve
medeni hukuk alanlarında adli işbirliği konularında AB müktesebatının kabulü ve
uygulanması; bu alanlardaki uluslararası işbirliğinin daha da yoğunlaştırılması.
Adalet ve
İçişleri Alanında AB Müktesebatını Benimsemenin Önemi
Türkiye'nin onüçüncü
aday ülke olarak tanındığı 10-11 Aralık 1999 Helsinki Zirvesi'nde Avrupa
bütünleşmesine doğru son adım atılmıştır.
Türkiye,
genişleme sürecinde, diğer aday devletler gibi kendi mevzuatını, AB'ni oluşturan
bütün hukuki araçlar, politikalar, hukuki çerçeve ve kurumsal yapı anlamına
gelen "Topluluk Müktesebatı" ile uyumlulaştırmak durumundadır. Avrupa Birliği
Komisyonu uyuşturucu maddelere, örgütlü suçlara ve karapara aklamaya karşı
mücadelede ve ayrıca göç gibi konularda polis ve gümrük işbirliğinin ve hukuki
ve cezai konularda adli işbirliğinin arttırılmasına önem vermektedir.
Adalet ve
içişleri sahasında AB Müktesebatı, diğer sahalardaki AB Müktesebatından
nitelikçe farklıdır. Katılım öncesi yıllarda Müktesebat'ın gelişeceği bu alanda
daha yapılacak çok şey vardır. AB, açık ve kapsamlı bir çerçeveyi kurmak için
olabildiğince hızlı ve somut bir şekilde bu Müktesebat'ı geliştirmek için
kendini taahhüt altına sokmuştur.
Şimdi bütün
aday ülkeler, genişlemiş bir AB içinde bir "Özgürlük, Güvenlik ve Adalet Alanı"
kurulmasına tam olarak katılmak ve etkin biçimde katkıda bulunmak üzere, kendi
mevzuat ve uygulamalarını, adalet ve içişleri müktesebatıyla uyumlulaştırmaya
çalışmaktadır.
TÜRKİYE İÇİN ULUSAL PROGRAM
Türkiye
Katılım Ortaklığı Belgesi’nin kabul edilmesinden sonra diğer aday ülkeler gibi
AB müktesebatına uyum için “Ulusal Program” hazırlanması çalışmalarına
başlamıştır. Bu görev AB ile ilişkileri en üst düzeyde yürütmek amacıyla kurulan
AB Genel Sekreterliği’ne verilmiştir. Ulusal Program 19 Mart 2001 tarihinde
Bakanlar Kurulu tarafından kabul edilmiş, aynı gün AB Komisyonu Türkiye
Temsilciliği'ne verilmiştir. Büyük önemi bulunan Program'ın AB tarafından kabul
edilmesini müteakip, muhtevasındaki kısa ve orta vadeli önceliklerin zamanında
yerine getirilmesi büyük önem taşımaktadır.
Avrupa
Birliği, siyasi yapısı ekonomik yapısından daha ön planda olan bir
birlikteliktir. Bu açıdan; Avrupa Birliğinin, Ulusal Program'daki siyasi
kriterlerin yerine getirilmesine daha fazla önem vereceği düşünülmektedir. Zaten
Avrupa Birliği'nin genişleme süreci incelendiğinde genişlemede Portekiz ve
Yunanistan'ın birliğe alınması örneklerinde olduğu gibi siyasi nedenlerin ön
planda olduğu görülecektir.
KAÇAKÇILIK VE ORGANİZE SUÇLAR AÇISINDAN ULUSAL PROGRAMA BAKIŞ
I-Ulusal Program’ın
Kaçakçılık ve Organize Suçlar Bağlamındaki Temel Öncelikleri
Yolsuzluk, yasadışı
uyuşturucu madde kullanımı ile üretimi ve ticareti, örgütlü suçlar, karaparanın
aklanması ile ceza hukuku ve özel hukuk alanlarında adli işbirliği konularında
AB müktesebatı benimsenecek, bu alanlardaki uluslararası işbirliği
yoğunlaştırılacaktır.
Yasadışı göçün
önlenmesine yönelik olarak, göç konusundaki AB müktesebatı ve uygulamaları
(kabul, geri kabul, sınır dışı etme) benimsenecektir.
Uyuşturucu trafiğine
karşı etkin mücadele amacıyla, Lizbon’da yerleşik Uyuşturucu ve Uyuşturucu
Bağımlılığını İzleme Avrupa Merkezi (European Monitoring Center for Drugs and
Drug Addiction) ile de işbirliğine gidilmesi imkanları araştırılacaktır.
Örgütlü suçlar,
yasadışı uyuşturucu madde kullanımı ile üretimi ve ticareti, yolsuzluk ve kara
paranın aklanmasıyla mücadele ile polis ve adli işbirliği kapasitesi
güçlendirilecektir.
Şüpheli mali
muamelelerle ilgili bilgilerin toplanması, muhafaza edilmesi, işleme konulması,
analiz edilmesi ve değişimi faaliyetleri hızlandırılacaktır.
Europol’e tam üyelik
için gerekli müktesebat uyumu sağlanacak ve hazırlıklar tamamlanacaktır.
Avrupa Birliği’nin
adalet ve içişleri alanında mevcut MEDA ile Falcone, Odysseus, Grotious, Daphne,
Oisin ve STOP programları, Örgütlü Suçlara Karşı Eylem Planı, Uyuşturucu
Maddelerle Mücadele Eylem Planı ile Avrupa Mülteci Fonu (European Refugee Fund)
gibi işbirliği imkanlarından, AB üyesi ülkelerin de yardımıyla, mümkün olan
azami ölçüde yararlanılması öngörülmektedir.
II-Ulusal
Program’daki Kısa ve Orta Vadeli Yükümlülükler
2001 yılı
itibariyle, yolsuzluk, yasadışı uyuşturucu madde kullanımı, üretimi ve
ticaretiyle mücadele, örgütlü suçlar, kara paranın aklanması ve ceza hukuku ile
özel hukuk alanlarında adli işbirliği konularındaki AB müktesebatı benimsenmeye
başlanacak ve bu alanlarda uluslararası işbirliği yoğunlaştırılmaya
çalışılacaktır.
2001 yılı
itibariyle, örgütlü suçlar, yasadışı uyuşturucu madde kullanımı, üretimi ve
ticareti, yolsuzluk ve kara paranın aklanmasıyla mücadele için idari ve adli
kapasite güçlendirilecektir.
2001 yılı
itibariyle, yolsuzluk, yasadışı uyuşturucu madde kullanımı, üretimi ve ticareti,
örgütlü suçlar, kara paranın aklanmasıyla mücadele ve ceza hukuku ile özel hukuk
alanlarında adli işbirliği konularındaki AB müktesebatı benimsenmeye başlanacak,
bu alanlarda mevcut uluslararası işbirliği yoğunlaştırılacaktır.
İçişleri ve Maliye
Bakanlıkları bünyesinde, rüşvet, yolsuzluk ve karapara aklamayla etkin mücadele
için birer veri tabanı oluşturulması ve denetimin artırılması hedeflenmektedir.
Karapara aklama
bağlamındaki müsnet suçların kapsamının genişletilmesine yönelik yasa
değişikliği çalışmalarına kısa vadede başlanacaktır.
Örgütlü suçlar,
yasadışı uyuşturucu madde kullanımı, üretimi ve ticareti, yolsuzluk ve kara
paranın aklanmasıyla mücadele ile adli, mali, polis ve jandarma işbirliği
kapasitesi güçlendirilecektir.
Avrupa Uyuşturucu ve
Uyuşturucu Bağımlılığını İzleme Merkezi Türkiye Ofisi’nin kurulması çalışmaları,
kendi görev ve faaliyet alanları itibariyle, Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı
ile Türkiye Uluslararası Uyuşturucu ve Organize Suçlarla Mücadele Akademisi (TADOC)
eşgüdümü ve desteğinde başlatılacaktır.
III-Kaçakçılık ve
Organize Suçlar Alanında Avrupa Birliği Tarafından Yürürlüğe Konan Eylem
Planları
A-Uyuşturucu Maddelerle Mücadele Eylem Planı (2000-2004)
Uyuşturucu
maddelerle mücadele etmeye yönelik Avrupa Birliği stratejisinin amacı,
uyuşturucu kaçakçılığına karşı önleyici tedbirleri arttırarak, diğer ülkeler ve
uluslararası kuruluşlar ile işbirliğini geliştirerek ve uyuşturucu maddelere
karşı mücadele etmek için yeterli kaynak ayrılmasını sağlayarak, uyuşturucu
maddelere karşı mücadelenin AB için temel bir öncelik olmaya devam etmesini
sağlamaktır.
Bir ilk adım
olarak, uyuşturucu madde ve insan kaçakçılığına ve terörizme karşı savaşmak için
gecikmeksizin ortak ekipler kurulacaktır. Europol ile işbirliği içinde, sınır
aşan suçlarda en son eğilimler üzerine bilgi, deneyim ve en iyi uygulama
alışverişinde bulunmak üzere bir Avrupa Polis Şefleri Operasyon Görev Kuvveti
kurulacaktır. Amsterdam Antlaşması çerçevesinde, üye devletlerdeki adli kontrol
sistemlerine saygı gösterilirken, üye devletlerden soruşturmalar başlatma,
yürütme ve eşgüdümleme talebinde bulunma yetkisini vererek Europol
güçlendirilecektir. Europol, 2001 yılında faaliyete geçmek üzere üç veri tabanı
oluşturacaktır. İçerdikleri bilgilere bağlı olarak, bunlara erişim
kısıtlanacaktır. Bunlara ek olarak, Europol'ün himayesinde, bir Avrupa ileri
dijital ağ veri tabanı kurulmasına yönelik planlar da vardır.
B-Karapara Aklamaya Karşı Özel Eylem Planı
Karapara
aklama, örgütlü suçların merkezindedir. Üye Devletler, 1990 Strasbourg
Sözleşmesi ve Mali Eylem Grubu'nun tavsiyeleri yanında, karapara aklama üzerine
ulusal mevzuatın uygulanmaya teşvik edilirler. Adli makamlar, bankacılık ve
diğer ticari faaliyetlere ilişkin gizlilik hükümlerine bakılmaksızın, yargı
denetimine tabi olarak, karapara aklamayı soruşturmak için gerekli bilgileri
istemeye ve almaya yetkili olacaklardır. Karapara aklama konusunda ceza hukuku
ve usullerinin yakınlaştırılması geliştirilecektir. AB'nin yetki sahası dışında
tescil edilmiş olan şirketlerin ve varlıkların karapara aklama amacıyla
kullanılmasına engel olmak için üçüncü ülkeler ile düzenlemeler yapılacaktır.
C-Örgütlü Suçlara Karşı Eylem Planı
Örgütlü
suçlar açısından, Europol yanında, AB'nin bu konuya karşı girişimlerinden biri
de, 1997 yılında Amsterdam zirvesinde onaylanan "örgütlü suçlara karşı eylem
planı" adlı belgede yer almaktadır. AB işbirliği, ulusal yasa icra makamları
arasında Avrupa şebekeleri kurulması sonucunu vermiştir. Bu şebekeler sayesinde,
Üye Devletler, ortak izleme operasyonları yürütebilmekte, uyuşturucu ticareti,
kara para aklanması, terörizm, çalıntı araçlar, futbol holiganizmi, yüksek
teknoloji suçları ve kentsel şiddet gibi bir dizi alanda özel eğitim ve uzmanlık
bilgisini geliştirebilmektedir.
Avrupa
Birliği Konseyi, ciddi örgütlü suçla mücadeleyi güçlendirmek amacıyla, ulusal
savcılardan, yargıçlardan veya polis memurlarından oluşan "Eurojust" adlı bir
birim kurulmasına karar vermiştir. Eurojust, ulusal iddia makamlarının düzgün
eşgüdümünü kolaylaştırmak, cezai soruşturmaları desteklemek ve Avrupa Adalet Ağı
ile yakın işbirliği içinde olmakla görevlidir. 2001 yılına kadar, gerekli hukuki
araçların kabul edilmesi gerekecektir. Üst düzey uygulayıcı yetkililerin
eğitilmesi için bir Avrupa Polis Koleji kurulacaktır. Avrupa Birliği Konseyi'nin
düşüncesi odur ki, ulusal ceza hukuku ile ilgili olarak, ortak tanımlar ve
yaptırımlar üzerinde anlaşmaya yönelik çabalar, öncelikle, mali suçlar (karapara
aklama, yolsuzluk, kalpazanlık, uyuşturucu maddeler, insan kaçakçılığı,
çocukların cinsel istismarı, vs.) gibi alanlarda yoğunlaşmaktır.
Organize
suçlarla mücadeleyi önceliklerine alan Avrupa Birliği; 31 Ocak-1 Şubat 2001
tarihleri arasında Avrupa Parlâmentosu Genel Kurulu bir dizi kararlar almıştır.
Bu kararlar arasında üyeler arasında bilgi alışverişinin yapılması ve bilgi
değişiminin hızlandırılması, ceza kanunlarının uyumlaştırılması, eğitim
faaliyetleri düzenlenmesi, aday ülkelerle işbirliğinin güçlendirilmesi,
kırtasiyeciliğin azaltılması gibi önemli düzenlemeler bulunmaktadır.
SONUÇ
Tam üyelik
müzakerelerinin başlayabilmesi için yol haritamız olan ulusal programda ülkenin
bir çok kesiminin üzerine düşen yükümlülükler bulunduğu unutulmamalıdır. Ulusal
bilincin oluşturulması için; bu yükümlülüklerin hitap ettiği kesimlere eksiksiz
anlatılması ve belirlenen takvim doğrultusunda yerine getirilmesi büyük önem
taşımaktadır. Bütün bunların bilincinde olan Emniyet Genel Müdürlüğü; Avrupa
Birliği bünyesindeki gelişmeleri düzenli olarak takip etmekte, düzenlenen
toplantılara ve eğitim programlarına iştirak etmekte, uyumlaştırma sürecinde
idari ve hukuki alanda başlatılacak bütün çalışmaları ilgili kurumlarla
koordineli olarak süratle yerine getirme arzusunu taşımaktadır.
http://www.kom.gov.tr/
Akkuyu Nükleer Santral İhalesi'nin İptalinin Düşündürdükleri
Nükleer
Mühendisler Derneği’nin Kamuoyuna Açık Mektubu
Başbakan
Sayın Bülent Ecevit, 25 Temmuz 2000'de televizyonlardan da canlı olarak
yayınlanan ve Akkuyu Nükleer Santral İhalesinin Bakanlar Kurulu kararıyla iptal
edilerek 15 ile 20 yıl gibi bilinmeyen bir tarihe ertelendiğini bildiren bir
açıklama yaptı. Bu açık mektupta, Sayın Başbakanın, ihalenin iptaline gerekçe
olarak ileri sürdüğü nedenler ve Derneğimizin soru işaretleri ile dolu bu
gerekçelere yanıtları kamuoyunun bilgisine sunulmaktadır.
GEREKÇE 1:
Akkuyu Nükleer Santral projesi Hükümetin ağır dış borç yükünü arttıracak,
enflasyonla mücadele programını aksatacaktır. Hazine Müsteşarlığı Akkuyu Nükleer
Santrali için kaynağımız olmadığını ifade etmektedir. Bizim nükleer enerjiye
yönelmemiz şimdilik gereksizdir. Ekonomik açıdan sakıncalıdır. Bu yüzden
ekonomik istikrar programımız ciddi olarak aksayabilir
YANIT 1: Nükleer Santral ihalesinde, ihaleye katılan firmalardan nükleer
santralin yapımı için %100 kredi bulmaları istenmiştir. Firmaların getirmekle
yükümlü olduğu kredinin geri ödenmesine ancak 2008 yılında santral hizmete
alındıktan sonra başlanacak ve 6 aylık taksitlerle 15 (onbeş) yıl içinde yani
2023 senesi sonuna kadar gerçekleştirilecektir. Bu nedenle, nükleer santral
yapımının, ne bugünkü Hükümet'in aldığı geçici istikrar tedbirleriyle, ne
Hazine'nin 2008 yılına kadarki harcamalarıyla ve ödeme planlarıyla da ve ne de
enflasyonla mücadele programı ile yakından uzaktan hiçbir ilgisi yoktur. Zaten
2023 yılına kadar bugünkü hükümet çoktan tarihe kavuşmuş olacaktır.
Ayrıca, en
az nükleer santral ihalesi kadar maliyetli olan ve ödemesi ekonomimize oldukça
ağır yükler getirecek olan helikopter alımı ihalelerinin, enflasyonla mücadele
programını etkilemiyor olması ise PARLAMENTER DEMOKRASİNİN, ülkemizde ne kadar
sağlam temeller üzerinde oturduğunu göstermektedir.
GEREKÇE 2:
Yeni nesil santrallerin ömürlerinin 40-50 yıla uzatılması ve maliyetlerinin de
%25 düşürülmesi hesaplanıyor. TAEK raporuna göre ise doğalgaz rezervlerinin
15-20 yıl sonra azalacağı bildirilmektedir. Nükleer santrallere iste o zaman
yönelmemiz gerekecektir.
YANIT 2:
Enerji kaynakları açısından %52 oranında dışa bağımlı olan bir ülkede
Üniversitelerin, DPT'nin, TEAŞ'in ve bu isin uzmanı planlamacıların, 1960'larin
ortalarından itibaren yapmış oldukları enerji projeksiyonlarının hepsinin de
elektrik üretiminde nükleer enerjiye geçmenin kaçınılmaz ve acil bir gereksinim
olduğunu ileri süren ve şimdikinden önceki beş hükümetin de kabul etmiş olduğu
bilimsel değerlendirmelerini 2,5 saatlik bir Bakanlar Kurulu toplantısında
bilimsellik ile ilgisi olmayan bir biçimde elinin tersiyle silip atmak ne derece
inandırıcıdır?
Sayın
Başbakan: "Yeni nesil santrallerin ömürlerinin 40-50 yıla uzatılması ve
maliyetlerinin de %25 düşürülmesi hesaplanıyor" dediler. Günümüzde, nükleer
santrallerin ömürleri zaten 40 yıl civarındadır. Elektrik üretim santrallerinin
maliyeti, santrallerin ömürleri boyunca ürettikleri enerjinin maliyetine
bakılarak belirlenir. Günümüzde, nükleer santrallerin ürettiği elektriğin
maliyeti, en ucuz elektrik üretilen, kömür ve doğalgaz santralleri ile yaklaşık
ayni mertebededir. Zaten nükleer-elektrik, ekonomik olmasa idi, bütün dünyada
üretilen elektrik enerjisinin %17’si nükleer santrallerden üretiliyor olur muydu
?
Sayın
Başbakanın doğalgaz ve petrol rezervlerinin 15-20 yıl içerisinde oldukça
azalacağını ve bu kaynaklardan yararlanılarak üretilen enerjinin maliyetlerinin
çok artacağını – ki bu sene içinde petrol fiyatlarının 18 Amerikan Dolarından 30
Amerikan Dolarına yükselmiş olması da bu gerçeğin açık bir göstergesidir –
biliyor olmasına rağmen, kaynak çeşitlendirilmesinin önünde, bizzat kendisinin
engel olması, Sayın Başbakanın, gelecek nesillerin üzerinde koydurduğu bir
ipotektir. Ve bunun sorumluluğunu Sayın Başbakan tarih önünde taşıyacaktır.
Günümüzde
çok daha uygun ve ekonomik koşullarda nükleer teknoloji sahibi olabilecekken,
bundan 15-20 yıl sonra, dünya doğalgaz-petrol rezervleri azaldığı için, mecburen
nükleer santral kurmak zorunda kaldığımızda, bugünkü uygun ekonomik ve
teknolojik koşulları bulamadığımızda, nükleer teknolojiyi, bilimsel gerçekleri
gözerdi ederek ve oy kaygısı ile istemeyenler, bunun hesabini tarih ve yüce Türk
Halkı önünde vereceklerdir.
Her şeye
rağmen, Sayın Başbakan, yeni nesil nükleer santral alımında ısrarlı ise, zaman
kaybetmeden, TEAŞ Nükleer Santraller Dairesi’nde, ihale değerlendirmesi
sırasında oluşturulmuş olan çekirdek kadrodaki Nükleer Mühendislik eğitimi almış
mühendisleri, yurtdışında, yeni nesil nükleer santral çalışmaları yapmakta olan
ülkelere eğitim amaçlı gönderilmeli ve bu teknoloji ülkemize gireceği sırada
yetişmiş eleman bulundurulmalıdır.
GEREKÇE 3:
Türkiye'nin çok sayıda doğalgaz ve hidrolik santral yapımını kararlaştırmış
olması dolayısıyla nükleer enerji şimdilik gereksizdir. Rüzgar ve güneş
enerjilerini ivedilikle değerlendirmemiz büyük önem taşımaktadır.
YANIT 3:
Sayın Başbakan’ın bizzat kendisi, 15-20 yıl sonunda, dünyadaki doğalgaz
rezervlerinin azalacağını bildirmesine karşılık, Türkiye’yi, tamamını dışardan
ithal ettiği doğalgaza bu kadar bağımlı kılacak olan bir enerji planlamasına
sokuyor olmasını da anlamak olası değildir. Doğalgaz konusunda geçen sene
yasadığımız sıkıntılar henüz belleğimizde bu kadar taze iken, hem ısınmada hem
de elektrik enerjisi üretiminde bu kadar doğalgaza bağlı olmamızın çok da
mantıklı ve gerçekçi olmadığı görüsündeyiz. Bir nükleer santralin 10 yıllık
yakıtının bir depoda saklanabileceği ve dışa bağımlılığı bu yolla azaltabileceği
biliniyorken, hala doğalgazda bu kadar ısrarcı olmanın mantığını anlamakta
zorlanmaktayız.
Hidroelektrik
kullanımı, dünyada %20 dolaylarında iken, ülkemizde bu oran %40lar düzeyindedir
ve ülkemizde, ekonomik olarak yapılabilecek büyük barajların hemen hemen hepsi
yapılmış durumdadır. Artık, ikinci bir ATATÜRK barajı yapacak akarsuyumuz
kalmamıştır. Bundan sonra yapılabilecek hidroelektrik santraller, küçük güçte ve
yüksek maliyetli olacaktır. Ayrıca, DSİ ve Enerji Bakanlığı, 2000 yılı yazında
yasamakta olduğumuz yüksek sıcaklıklar ve kuraklık nedeni ile, KEBAN, ATATÜRK ve
KARAKAYA barajlarında su seviyesinin kritik düzeyin altına düştüğünü ve hava
olaylarının bu şekilde devam etmesi durumunda, önümüzdeki kış, elektrik enerjisi
üretiminde büyük sıkıntılar yaşanacağını açıkladılar. Ülkemizin düzensiz yağış
rejimi ve nehir debileri ile, ülkemizin bundan sonra hidroelektrik enerjiye
günümüzde olduğundan daha fazla bağımlı olmamalıdır.
Tüm
Dünya’da, elektrik enerjisi üretimindeki payı %1’den az olan rüzgar ve güneş
enerjisine bel bağlamının ise ne kadar doğru ve gerçekçi bir yaklaşım olacağı
ise ayrı bir tartışma konusudur.
GEREKÇE 4:
Türkiye'de bol bulunan toryumun, uranyumun yerini alabilmesi ve füzyon
reaktörlerinin devreye girmesini beklemek uygun olacaktır.
YANIT 4:
Türkiye’nin toryum rezervlerinin ekonomik potansiyeli tartışmalıdır. Bu nedenle,
sonu belli olmayan bir maceraya atılmak, Türkiye gibi kaynakları kısıtlı ve boşa
harcayacak parası olmayan bir ülke için çok da uygun bir seçim olmayacaktır.
Toryum teknolojisine geçmek, ancak kendi ulusal nükleer teknolojimizi
geliştirdikten sonra, çizeceğimiz nükleer teknoloji politikası ile
belirlenmelidir. Teknik olarak, toryum kullanımı hem ağır sulu reaktörlerde hem
de hafif sulu reaktörlerde mümkün olduğu için bu konunun simdi tartışılmasında
yarar görmemekteyiz.
Füzyon
teknolojisi ise ismi olan ancak henüz kendisi olmayan bir teknolojidir. Bu
konuda gelişmiş ülkelerde çalışmalar sürmektedir, ancak henüz ekonomik
olabilecek bir çözüm bulunamamıştır. Füzyon reaktörlerinin ekonomik bir
alternatif olabilirliğinin anlaşılabilmesi için en azından 30 – 50 yıl gerektiği
öngörülmektedir. Ülkemize maliyetinin henüz ne olacağı ve ne zaman islerlik
kazanacağı belli olmayan bir geleceğe sürüklenmenin doğru olmayacağı
görüsündeyiz.
GEREKÇE 5 :
Elektrik kaçaklarını büyük ölçüde azaltmamız gerekir.
YANIT 5 :
Türkiye’deki, elektrik enerjisi kullanımının yıllık artış miktarı, ortalama %8
ile %11 olarak gerçekleşmektedir. 1999 yılı içinde yasadığımız iki büyük deprem
faciasına rağmen yıllık elektrik enerjisi kullanımı ayni yıl içinde yaklaşık
olarak %6 artmıştır. Toplam kurulu gücü 23000 MW düzeyinde olan Türkiye’nin bu
artış miktarını karşılayabilmesi için bu yıl kurulu gücüne en azından 1800
MW’lik bir kapasite eklemesi gerekmektedir. Gelecek yıl bu sayı, 2000 MW’e, daha
sonraki yıl 2150 MW’e, daha sonraki yıl ise 2300 MW’e ulaşacaktır. Önümüzde
görünen bu açığın, elektrik dağıtımındaki kayıpları azaltmak ile karşılamayı
düşünmek hayalcilikten öteye geçmeyecektir. Ülkemizdeki kayıp kaçak oranları
bazı illerimizde, Avrupa standartları düzeyinde iken (yaklaşık %10), bazı
illerimizde %60 dolaylarında olması, bu kayıpların, iletim hatlarının eski ve
yetersiz olması nedeni ile olmadığını, bunların asil nedenin kaçak kullanım
olduğunu göstermektedir. Ülkemizde otoyol, şehir içi gibi aydınlatmalar,
ücretsiz olduğu için bunlarda, hesaplamalarda kayıp olarak görünmektedirler.
Elektrik dağıtımında çalışan kamu ve özel kuruluşlar daha etkin bir denetim
mekanizması kurabilir ve isletebilirlerse, bu sorununun büyük ölçüde çözüleceği
görüsündeyiz.
Ancak,
hükümetin, Nükleer Santral ihalesini, “elektrik enerjisi gereksinmesi yoktur,
kayıp-kaçak oranlarını düşürerek gerekli enerjiyi sağlayacağız” seklindeki
açıklamalarına rağmen, sadece %8 gibi çok düşük bir verimde çalışan, ve enerji
üretim maliyeti oldukça yüksek olan rüzgar santrali yapımını destekleyeceğini
açıklaması ise, zaten yetersiz olan ülkemiz kaynaklarının, bazılarına peşkeş
çekileceği endişesi yaratmaktadır.
GEREKÇE 6 : Elektrik enerjisinin israfını önlememiz gerekir.
YANIT 6 :
Kişi basına elektrik enerjisi kullanımı, dünya ortalaması 2500 KWh’ken
Türkiye’de bu sayı ancak 1900 KWh düzeyindedir. Yunanistan, Bulgaristan gibi
komşularımızda bu sayı ülkemizdekinin yaklaşık iki kati dolayında, ABD, Kanada,
Norveç gibi ülkelerde ise 8-10 kati arasındadır. Yukarıda verilen sayılardan da
anlaşılacağı üzere Türkiye enerji fakiri bir ülkedir ve olmayan bir şeyin de
tasarrufunu yapmak çok güçtür!
GEREKÇE 7 :
Nükleer enerjiyi içime sindiremedim.
YANIT 7 :
Sayın Başbakan, nükleer teknoloji konusunda hem yurt içinde hem de yurt dışında
eğitim görmüş, bu konunun uzmanlarının görüşlerini bir yana bırakarak, “içine
sindiremediği” için bu ihaleyi iptal ediyor ve dahası ülkeye yüksek teknoloji
girişini engelliyorsa, ona ancak, ülkemizdeki bu konuda lisans eğitimi veren tek
kuruluş olan Hacettepe Üniversitesi Nükleer Enerji Mühendisliği Bölümünü
kapatmasını öneririz. Çünkü, uluslararası standarda nükleer mühendis yetiştiren
bu bölümün mezunları, ülkelerinde uygun çalışma ortamı bulamadıkları için
yurtdışına gitmektedirler. Ülkemizin yetiştirdiği bu değerler, basta ABD olmak
üzere, gelişmiş ülkeler tarafından çalıştırılmaktadırlar.
SONUÇ
Türkiye'nin
nükleer enerjiden yararlanarak elektrik üreten santral kurması konusu Devlet
Planlama Teşkilatı'nın her Beş Yıllık Planı’nda yer almıştır. Buna dayanarak
Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) Akkuyu Nükleer Santral sahasının etütleri ve
düzenlenmesi için bugüne kadar yüzlerce milyar lira para harcamıştır. 1992 sonu
ya da 1993 başında Başbakan Sayın Süleyman Demirel'in başkanlığında toplanan
Bilim Ve Teknoloji Yüksek Kurulu nükleer enerjiye geçmeyi Türkiye'nin öncelikli
4 sorunundan biri olarak kararlaştırmıştır. 1994 bütçe görüşmelerinde
Türkiye'nin nükleer enerjiye geçmesi partiler arası bir konsensüs
gerçekleştirmiş, TEK'e Akkuyu Nükleer Santrali için ihaleye çıkması izni
verilmiştir. O zamandan sayın Ecevit'in bugünkü koalisyon hükümetine kadar 6
hükümet bu projeye destek vermiştir. Şimdiki koalisyonun protokolünde da bu konu
üç partinin bu konuda ortak siyasi iradesini vurgulayan bir madde olarak yer
almıştır. 2 Aralık 1999 tarihinde sayın Başbakan'ın huzurunda, sayın bakanlar:
Devlet Bahçeli, Hüsamettin Özkan, Cumhur Ersümer, Enis Öksüz, Safter Gaydalı ile
sayın Mesut Yılmaz, TAEK Başkanı, Hazine Müsteşarı, Devlet Su İşleri Genel
Müdürü, TEAŞ Genel Müdürü, TEAŞ Genel Müdür Yardımcısı, TEAŞ Genel Müdür
Danışmanı Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı
Danışmanı ve Nükleer Santral Proje Koordinatörü Prof. Dr. Ahmet Bayülken, Prof.
Dr. Tolga Yarman, Prof. Dr. Tanay Sıdkı Uyar ve ayrıca 19 kadar üst bürokratın
katılımıyla yapılmış olan aydınlatma toplantısı sonunda sayın Başbakan, hükümet
ortaklarıyla yaptığı 1 saatlik bir fikir alış-verisinden sonra, kendisinin ve
Hükümet'in Akkuyu Nükleer Santral projesi konusunda tatmin olmuş olduğunu (yani
sayın Başbakan'ın bu projeyi "içine sindirmiş olduğunu") ve bu projeyi Hükümet
olarak desteklediklerini Medya'ya resmen açıklamıştır.
Acaba bundan
sonra ne oldu da Hükümet sayın Başbakan'ın ağzından bir sürü sudan sebep ileri
sürerek Akkuyu Nükleer Santral projesinden birdenbire vaz geçti?
İngiliz The
Economist dergisinin 24 Haziran 2000 tarihli sayısında yayınlanmış olan Harvard
Üniversitesi Uluslararası Kalkınma Merkezi Direktörü Prof. Dr. Jeffrey Sachs'in
bir incelemesinde Dünya üçe ayrılmış bulunmaktadır. Teknoloji üreten ülkeler,
Teknolojiyi kullanan ülkeler ve Teknoloji üretemeyen ve kullanamayan ülkeler. Bu
sınıflandırmada Türkiye Teknoloji Üretemeyen ve Kullanamayan Ülke konumunda
gösterilmiştir.
Bunun utancı
Türk Bilim Adamları'na değil kendi uzmanlarına güvenmeyen devlet
adamlarınadır .
Sayın
Başbakanın nükleer enerjiyi içine sindiremediği gibi Nükleer Mühendisler
Derneği de Hükümet'in Akkuyu Nükleer Santral ihalesini iptal kararını içine
sindirememiştir. Bu konuda bunca yetişkin insanin emeği, Devlet'in bunca parası,
nükleer mühendislerin bunca ümidi bir anda yok olmuş gitmiştir. 26 Temmuz 2000
akşamı bazı televizyon kanalları TEAŞ Nükleer Santraller Dairesi'nin de
kapatılacağını ilan ettiler. 1983-1986 arasındaki girişimden sonra da bu daire
kapatılmış ve bu konuda dünya da çok az olan yetişmiş insan gücü kaybedilmişti..
Eğer bu söylentiler gerçek ise bu durum ikinci kez tekrarlanacaktır .
Bundan sonra
Türkiye’nin, nükleer enerjiye geçisi daha zor olacaktır. Çünkü Türkiye
Hükümetleri nükleer santral yapımcıları ve uluslararası kredi kuruluşları
nezdinde güvenilirliklerini kaybetmişlerdir.
Sayın
Başbakan'ın Akkuyu Nükleer Santral ihalesinden Hükümetin niçin vaz geçmiş
olduğuna ilişkin ileri sürmüş olduğu nedenlerin ne yazık ki hiçbirinin gerçek ve
mantıksal bir dayanağı yoktur. Bunların hepsi de gerçek ile örtüşmeyen
bahanelerdir. Sayın Başbakan bu bahanelerle gizlemek istediği asil nedenleri
Türk kamuoyuna açıklamalıdır.
Türk
kamuoyuna saygılarımızla.
Nükleer
Mühendisler Derneği
DOĞU
VE GÜNEYDOĞU ANADOLU BÖLGELERİ’NDE TERÖRÜN
NEDEN
VE SONUÇLARI
Mustafa Aksoy
Marmara
Üniversitesi ve Kırgızistan-Türkiye
Manas
Üniversitesi Öğretim Üyesi-Sosyolog
Giriş
Türkiye’de kırsal
kesimden kente yönelik bilinen nedenlerle olan göçlere, 1980 yılı sonrası
(özellikle 1984 yılından itibaren) Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nde
yasayan insanlarımızın can ve mal emniyetini tehdit eden bölücü örgütün
teröründen kaynaklanan göçler eklenmiştir.
Ekonomik
zorluklardan ya da kentin çekici yanlarından dolayı kırdan kente yönelik
göçlerde var olan “umut”, “mutlu yarınlar” ve ailenin geride kalan bireyleri,
dolayısıyla memleketle süre giden canlı ilişkiler, terör nedeniyle yaşanan
göçlerde yerini umutsuzluğa,yarınların belirsizliğine ve memleketle temasların
kesilmesine bırakmıştır. Top yekun, köyün, mezranın boşaltılması seklinde
cereyan eden bu göçlerle ailelerin sosyal ve ekonomik düzenlerinin temeli olan
topraklarıyla, is ve üretim kaynaklarıyla temasları büyük ölçüde kesilmiştir.
Oluşan bu yeni “tür”
göç dalgasıyla birlikte, bir yandan göç veren şehirlerin, bir yandan da ve
ağırlıklı olarak göç alan şehirlerin günlük hayat akısında bir çok alanda
komplikasyonlar doğmuş; bu komplikasyonların kimi zaman kasıtlı olarak,
abartılan veya tahrif edilen noktaları oluşmuştur.
En basta göçün
yoğunluğu ve yönü üzerinde kamusal makamların bile uzlaşamadığı tartışmalar
yaşanmıştır. Aslında genel hatlarıyla bilinmesine rağmen politikacıların ve
yerel yöneticilerin pragmatik tavırları, yaşanan göçün yoğunluğu üzerinde
kamuoyunun kafasını karıştırıcı rakamlar hem insanların dilinde, hem medyada sik
sik tekrarlanmış; Türk kamuoyu da uluslararası camia da bu abartılı ve birbirini
tutmayan göç yoğunluğuna ilişkin rakamlar karşısında ürpermiştir.
Kafaların bu kadar
karıştığı bir ortamda Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nden 1980 sonrası
yaşanan göç olaylarının;
a ) Nedenlerini,
b ) Göçün yöneldiği
yerler açısından göç edenlerin tercihlerinin oluşmasını,
c ) Göç veren
yerleşim yerlerinin sosyo-ekonomik örgülerinde meydana gelen değişmeleri,
d ) Göçün yöneldiği
bölge içi yerleşim yerlerinin sosyo-ekonomik örgüsünde ve kentsel dokusunda
meydan gelen değişmeleri,
e ) Göçün yöneldiği
bölge dışı yerleşim yerlerinin (Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri dışında)
sosyo-ekonomik örgülerinde ve kentsel dokularında meydana gelen değişmeleri,
f ) Göç edenlerin
yeni yerleşim yerlerinde karşı karşıya kaldıkları sorunlar; göç ettikleri
yerleşim yerlerine uyumları, sosyal, kültürel ve siyasi kanaatlerini,
g ) Özellikle terör
nedeniyle göç edenlerin topluma, devlete (asayiş ve güvenlik güçlerine, kamu
yönetimine, yargıya ve sonuçta sisteme) yönelik kanaatlerini,
h ) Göçün yöneldiği
yerleşim yerlerinin eski sakinlerinin yeni komşularına ilişkin kanaatlerini,
i ) Terör nedeniyle
göç eden ve/veya göç etme potansiyeline sahip olan insanların göç ettikleri
bölgelerde, karşı karşıya kaldıkları sorunlar dolayısıyla bizzat insan kaynağı
olarak terörü besleyen süreç içerisinde yer alıp almadıkları,
i ) Bölgede
Doğurganlık düzeyinin çok yüksek olduğu gerçeğinden hareketle, bu durumun
bilinen nedenlerinin dışında başka nedenlerinin de bulunup bulunmadığının
tespitini sağlıklı bir şekilde gerçekleştirmek bir zaruret halini almıştır.
Bu amaçlarla, gerek
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nde göçe konu olan ve Bati bölgelerinde göç
alan illerde “Basbakanlik Aile Araştırma Kurumu ”nca “Doğu ve Güneydoğu Anadolu
Bölgeleri’nde Terörden Kaynaklanan Nedenlerle Yaşanan Göçlerin Aile Yapısına
Etkileri ” konulu araştırma kapsamında bir taraftan derinlemesine mülakatlar
yapılarak, diğer taraftan soru formu uygulamasına gidilerek, vatandaşlarla,
yerel-idari ve güvenlik mensuplarıyla yapılan görüşmelerle “bulgular” elde
edilmiştir. Bu makalede ise sadece Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da elde edilen
bulgular yorumlanmıştır.
Doğu ve
Güneydoğu’dan Göç Edenlerle Yapılan Görüşme Bulguları:
1. Terör ve Göç
Olayları
Doğu ve Güneydoğu
Anadolu’nun kırsal kesiminden Türkiye’nin Bati bölgelerine ya da bölgenin büyük
merkezlerine göç hareketinde artış, özellikle PKK terörüyle paralellik
göstermektedir. 1983 yılından önce %7 olan terörden kaynaklanan göç olayı
1983-1990 yılları arasında %64.5’e; 1991 ’de %83.8’e; 1992 ’de %81.4’e; 1993 ’de
%83.4’e çıkmaktadır. 1994 yılından itibaren güvenlik güçlerinin etkisiyle
terörle ilgili göç olayları % 62.7’ye; 1995 yılında %51.2’ye; 1996 yılında
%41.6’ya; 1997 yılında %28’e düşmüştür. Ayrıca 1994 ’ten itibaren bölgedeki göç
olayı yavaşlamıştır. Bu sonuçta güvenliğin bir ölçüde sağlanması etkili olduğu
gibi göç potansiyeline sahip nüfusun azalması da etkili olmuş olabilir.
2. Göç Veren İller
Bugün yaşanılan göç,
Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun terörün hedefi haline gelen köy ve mezralarından,
yani kırsal kesimden, bölgedeki ya da dışındaki şehir merkezlerine doğru cereyan
eden bir olaydır.
Göç veren iller
sıralamasında Diyarbakır (Merkez, Hazro, Bismil, Kulp, Dicle, Hani, Lice, Çınar,
Silvan) %19.5 ile ilk sırayı almaktadır. Daha sonra sırayla Siirt (Eruh,
Pervari, Şirvan) %10.8, Mardin (Merkez, Midyat, Derik, Savur, Mazıdağı, Ömerli,
Nusaybin, Yeşilli) %9.5; Tunceli (Merkez, Pülümür, Pertek, Çemişkezek, Hozat)
%8.9; Hakkari (Merkez, Şemdinli, Çukurca, Yüksekova) %6.2; Şirnak (Merkez) %5.4;
Muş (Merkez Varto, Bulanık) %4.0; Van (Merkez, Özalp, Gürpınar, Bahçesaray)
%4.0; Ağrı (Merkez, Eleşkirt, Hamur, Patnos) %3.7; Bitlis (Merkez, Mutki) %3.1;
Bingöl (Kigi, Solhan) %2.8; Batman (Merkez, Sason, Gercüş) %2.7; Kars (Digor,
Arpaçay) %1.7; Erzincan (Merkez) % 0.9 ve Şanlıurfa (Siverek) %0.5 illeri
gelmektedir.
3. Göç Alan İller
Köy ve mezra gibi
kırsal kesimden kaynaklanan göç olaylarında göç eden kesimin öncelikli olarak
kendi bölgesindeki büyük yerleşim merkezlerine yöneldikleri görülmektedir. Bu
türden göç olaylarına göç eden kesimin büyük çoğunluğunun yakını kendi
bölgelerindeki şehir merkezlerinde, diğerlerinin ise Akdeniz bölgesi veya Bati
Anadolu’da ikamet ettikleri için bu illeri tercih ettikleri görülmektedir. Kendi
yörelerinden göç alan iller arasında ilk beş sıra Diyarbakır (%14.71), Siirt
(%7.34), Batman (%6.07), Mardin (%5.48) olarak tespit edilmektedir. Göç eden
kesimin kendi yöreleri dışında tercih ettikleri iller ise, ilk beş sıra Adana
(%7.08), Antalya (%5.0), İçel (%4.65), İzmir (%4.04), Manisa (%3.64) seklinde
sıralanmaktadır.
4. Göç Olayının Sebep
Ve Sonuçları
Doğu ve Güneydoğu
Anadolu verilerine göre göç olayının sebepleri olarak görüşülenlerin %44.5’i
örgütü; %28.5’i Devletin görevini yapamaması % 12.5 köy korucularının baskı;
%0.2’si hem örgütü, hem de devleti saymaktadırlar. Dolayısıyla güvenlik güçleri
ile terör örgütü arasındaki mücadele bölgeden göç etmek zorunda kalan
insanların %85.7 sini etkilemiş görünmektedir. Göçün ikinci önemli sebebi olarak
ekonomik şartların bozulması (%7.5) ve issizlik (%4.2) gösterilmektedir. Kan
davası (1.6), ağa baskısı (%0.1) vb. gibi diğer sosyal yapıdan kaynaklanan
sebepler %0.5 gibi oldukça düşük bir seviyededir.
Doğu’dan Batı’ya
yapılan göç olayının ana sebebi bölgedeki terör olup, normal göç sebeplerinden
kabul edilen ekonomik dengesizlik ve buna bağlı issizlik olayı ise %11.7 oranını
göstermektedir. Ekonomik şartlarının bozulması ve issizlik oranlarına %11.7
olmasının en önemli sebebi halkın kendilerini kırsal kesim şartlarına göre
değerlendirmelerindendir. Çünkü “Buraya göç etmeden önceki ekonomik
imkanlarınızla şimdiki durumunuzun mukayesesi yapar misiniz?” sorusuna,
görüşülenlerin % 30.5’i ekonomik durumum bozuldu demiştir. Oranların
farklılıklarını bir de kırsal kesimdeki gizli issizlik etkilemektedir. Mesela
kırsal kesimde beş kişilik bir ailede bir kişinin yapabileceği isi bütün aile
yaptığı için bireyler kendilerini issiz olarak görmemektedirler.
Aile fertlerinin
tamamının göçüp göçmediği sorulduğunda, ailenin tamamının göçtüğünü
söyleyenlerin oranı %96.7dir. Aile fertlerinin tamamının göç etmediğini
söyleyenlerin oranı %3.3 dür. Bu nedenle bölgedeki göç olgusu, büyük oranda
aile fertlerinin tamamının katıldığı bir olay olarak algılanabilir.
Göç edilen
bölgelerden, “Köyünüzün hepsi mi yoksa bir kısmi mi göç etti ?” Seklindeki
soruya “köyün tamamı göç etti” diyenlerin oranı %78.3 “kismen” diyenlerin oranı
ise %21.1’dir. Dolayısıyla bölgelerden göçün büyük çapta bir yer değişimi olayı
olduğu görülmektedir. Bu ise kırsal kesimin (köy ve mezraların) tamamına yakının
boşalması, göç alan yerlerin ise kapasitesinin üzerinde yeni hemşeriler
kazanması demektir. Diğer yandan ayni köye mensup kişilerin %64 oranında ayni
şehir merkezine yöneldikleri görülmektedir. Bu husus ayni aileye mensup
fertlerin %57.4 oranında ayni şehre yerleşmesi hadisesi ile de paralellik
göstermektedir. Bu şekildeki göç olayının göç alan bölge sakinleri ile göçmenler
arasındaki uyum ve bütünleşmeyi olumsuz yönde etkileyeceği ve bir takım
sorunların ortaya çıkaracağı açıktır.
Köyde kalanların göç
etmemelerinin sebebi: “Bilmiyorum” (%9.2), “kalanlarin yaslı olusu” (%7.9),
“ekonomik varlıklarının iyi olduğu” (%0.2), “üzerinde herhangi bir baskının
olmadığı” %0.4 “cevapsizlar” ise % 73.3 seklindedir.
Göç edilen yerin
tercihi konusunda görüşülenlerin %23.5’i daha önce akrabalarının yerleştikleri
yer olmasını, %20.4’ü is, eğitim, sağlık ve sosyal imkânların mevcudiyetini,
%19.0’u bölgeyi tanımalarını, %13.4’ü geçim şartlarının elverişli olmasını,
%11.6’si memleketlerine yakın olmasını gerekçe olarak göstermişlerdir.
Göç eden halkın
köyleri ile ilişkileri : Hakkındaki soruya görüşülenlerin %7.9’u cevap
vermezken, köyü ziyaret (%43.6), köyde kalanların onları ziyareti (%17.2),
telefonla (%9.9), mektupla (%1.3) seklinde ilişkilerin devam ettiğini
vurgulayanların oranı %72’ye ulaşmaktadır. İlişkilerini tamamen koparanlar ise
% 20.1 nispetindedir. Ancak köye dönme konusunda “köyünüze geri dönmek istiyor
musunuz ?” Sorusuna, insanların %39.1’i evet cevabi verirken, %59.3’ü hayır
cevabini vermişlerdir. Hayır cevabi verenlere “göç etme sebepleriniz ortadan
kalkarsa köyünüze döner misiniz?” Sorusu sorulduğunda hayır diyenlerin oranı
%41.3, kararsızların oranı %16.4, evet diyenlerin oranı %1.8, cevapsızlar ise
%40.5’dir. “Neden köyünüze dönmeyi düşünmüyorsunuz ?” Sorusuna, ”burada
düzenimizi kurduk” %24.3, “iyi bir isim var” %12.8, “köyümüzde güvenlik yok”
%10.5, “maddî gücüm yok” %0.2 olmak üzere insanlar “hayir” cevaplarına açıklık
getirmeye çalışmışlardır. Diğer yandan “imkâniniz olsa nerede yasamak
istersiniz?” Sorusuna, köyümde, memleketimde diyenlerin oranı %35.9 bulmaktadır.
Bu veriler ışığında göç edenlerin çoğunluğunun geri dönüsü düşünmediği ortaya
çıkmaktadır.
OHAL Bölge Valiliği
’nin TBMM Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden Göç ve Nedenlerini Araştırma
Komisyonu’na verdiği bilgiye göre, bölgede 1992-1994 yılları arasında 820’si köy
olmak üzere, toplam 3 bin 165 yerleşim birimi boşaltıldığı, daha sonra buralarda
yasayan 387 bin kişinin iskanına yönelik projeler çerçevesinde değişik
merkezlere 5536 konut yapıldığını , konut ihtiyacının karşılanması için
Diyarbakır’da 2 bin 800 konutluk bir proje daha yürütüldüğü, son dönemlerde
çeşitli nedenlerden dolayı şehirlerde yasamayan ve eski yerlerine dönmek isteyen
140 köy, 227 mezranın başvuruda bulunduğu, bu köylerden 101’ine, mezralardan ise
99’una olumlu cevap verildiği, böylece 22 bin 992 vatandaş eski yasadıkları
yerlere döndükleri, bunların dışında 46 bin 692 kisi daha köylerine dönmek için
başvuruda bulunduğu, ancak OHAL Bölge Valiliği bunlardan 19 bin 191’ine dönüş
için izin verdiği bildirilmiştir.
5. Göç Öncesi Hayat
Standardı
Göç eden ailelerin
meslek gruplarına bakıldığında %47.8’inin çiftçi, %47.2’sinin hayvan
yetiştiricisi, %5.3’ünün arıcı; %0.8’inin isçi; %2.2’sinin çoban, %0.3’ünün
esnaf olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla göç edenlerin tamamına yakını kendini bir
is sahibi addederken, issiz olduğunu beyan edenlerin oranı ancak %0.1
civarındadır. Bu verileri “köydeki hayat standartlarına” verilen cevaplar da
doğrulamaktadır. Çünkü görüşülenlerin %0.74i ekonomik durumlarının çok iyi,
%40.3’ü iyi olduğunu söylerken, %53.6’si normal olduğun beyan etmişlerdir.
Böylece hayat seviyesi normal ve üstü olanların oranı %96.4’tür. Ekonomik
durumlarının yetersizliğini beyan edenler ise, %3.6’dir. Ancak şehirde %30.5’i
ekonomik durumlarının bozulduğunu ve geçim sıkıntısı çektiklerini beyan
etmişlerdir.
Bu bölümle ilgili
verilen cevaplar sonucunda, insanların Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan göç etmeden
önceki ya da sonraki ekonomik hayatlarının çok iyi olduğu sonucunu çıkarmak
doğru değildir. Köylerinde kurulu bir düzenleri olduğu, şehirde ortaya çıkan
ihtiyaçların henüz bilinmediği, üretebildikleri kadar tükettikleri bir köy
ortamından, genellikle tüketici oldukları ve ihtiyaçların üretimden fazla olduğu
şehir ortamına gelindiğinde, daha fazla üretseler de etraflarındaki insanlara
bakarak kendilerini daha yoksul hissettiklerinden bu çelişki ortaya çıkmaktadır.
6. Göç Edilen
Yerlerdeki Hayat Standardı
Müstakil ev %56.0 ve
gecekonduda yasayanların %25.3’dir. Kerpiç dam, %3.0; baraka %0.2 ve çadır %0.4
gibi sağlıksız koşullarda yasayanların oranı oldukça düşüktür. Toplam olarak
%3.6 dir. Apartman dairesi gibi normal meskenlerde ikâmet edenlerin oranı
%12.3’lerde kalmaktadır. Cevapsızların oranı ise % 2.9’dur.
Konutların büyük
çoğunlu 2 oda+1 salondan oluşmaktadır; bunların oranı %52.9. Yine % 36.2’lik
oranda da 3 oda+1 salon bulunmakta olup, bu konutların hepsinde elektrik ve su
bağlantısı bulunmaktadır. Ne var ki, göç edenlerle yapılan mülakat verilerine
göre, elektrik ve su bağlantılarının önemli ölçüde yasal olmayan yollarla
gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır.
Beyaz eşya olarak
nitelendirilen televizyona oranı %77.9; buzdolabı oranı % 76.7 müzik seti oranı
%65.4. Çamaşır makinesi oranı %37.1, bulaşık makinesi oranı ise %3.6’ya kadar
düşmektedir. Otomobili olanlar ise %8.7 oranındadır. Traktör oranı ise %2.3’tür.
Geçiminizi ne is
yaparak temin ediyorsunuz sorusuna; küçük orta ticaret diyenler %22.0; özel
sektörde isçi %13.7; hayvancılık %19.8; tarım %11.9; amele %2.9; seyyar satıcı
%4.7 olarak cevap verilmiştir. Bu soruya cevap verenlerin %4.5’i issiz
olduklarını beyan etmişler %9.91’i de soruyu cevapsız bırakmıştır. Görüldüğü
gibi göç edenlerin önemli bir kısmını küçük orta ticaret ve özel sektörde
isçilik yapanlar oluşturmaktadır. Hayvancılık ve çiftçilik yaparak geçimlerini
sağlayanların oranı ise % 24.7’dir. Şehirde nüfusun 1/4’ünün tarımla geçinmeleri
anlamlıdır. Özellikle şehirde hayvancılık yapılması şehirlerin köyleştiğinin bir
göstergesi olarak kabul edilebilir.
7. Uyum
Göç edenlerin yeni
yerleşim yerlerindeki konumu ile ilgili şikayetleri dikkate alındığında
insanların %17.5’i soruları cevaplamazken, her bakımdan rahat bir ortama
kavuştuklarını söyleyenlerin oranı %6.4’te kalmaktadır. Göç edilen yerdeki
konumları ile ilgili olarak %45.0 şehre uyum sağlayamadıklarını belirtmişlerdir.
Göç edenlerin %21.5’i issizlik, %5.9’u konut, %0.4’ü hayat pahalılığı, %0.1’i
ise anlaşamamaktan doğan dil problemini dile getirmişlerdir.
“Devletin sağlık
hizmetlerinden yararlanabiliyor musunuz?” Soruna insanların %98.8’li olumlu
cevap verirken %1.2’si olumsuz cevap vermiştir. Olumsuz cevap verenler de
“neden?” sorusuna %81’lik bir kesim sigortasız olduklarını; %2.7’si de yeşil
kart sahibi olmadıklarını, %4.1’i başvurmadıklarını; %7.1’i ise başvurduğu halde
ilgilenilmediğini belirtmişlerdir.
Göç edilen yerdeki
ekonomik imkânlarla, daha önceki ekonomik imkânların mukayesesinde durumlarında
bir değişiklik bulunmayanların oranı %53.8; is buldum çalışıyorum diyenlerin
oranı ise, %14.4’e ulaşmaktadır. Ekonomik durumlarının bozulduğunu söyleyenlerin
oranı %30.5 civarındadır.
Yeni yerleşim
yerinde geleceğe dönük yeni ve mutlu bir hayat beklentisi ile ilgili olarak
insanların %36.2 iyimser, %9.6 kötümser bir tablo çizerken, ümit var olanların
oranı %53.8’e ulaşmaktadır. Ayni şekilde göç ile birlikte karşı karşıya kalınan
bir takım olumsuzluklardan uzaklaşabildiklerine inananların oranı da %38.9’a
ulaşırken, inanmayanların oranı %2.5, kısmen diyenler %52.3 oranındadır. Böylece
yeni yerleşim yerlerinden iyimser olan insanların oranının ortalaması
%97.5’lerde görülmektedir.
8. Aile
Hane nüfusunu
dikkate alınarak yapılan çalışmada çekirdek aile oranı %54.8 olup, ailenizde
kimler vardır sorusuna, %26.3 oranında herhangi bir cevap verilmemiştir.
Çekirdek aile dışında (büyük baba, büyük anne, gelini, kardeşi) olmak üzere
birlikte yaşanılan geniş aile tipleri de vardır. Bunların toplamı oranı,
%18.9’dur.
Ailelerdeki çocuk
oranları şöyledir. Çocuk sayısı 4 (%7); 5 (%13); 6 (%22.3); 7 (%25.8), 8(%10.2)
; 9(%11.5) ; 10 (%4.8) Bu rakamlar bölgede Doğurganlık olayının oldukça yüksek
olduğunu göstermektedir. Çünkü bölgede 4 ve daha fazla çocukları olanların oranı
%97.6’dir.
İkiden beşe kadar
erkek çocuk sahibi olanların oranı oldukça yüksektir. 1 erkek çocuk (%1.4), 2
erkek çocuk (%11.8); 3 erkek çocuk (%24.1); 4 erkek çocuk (%35.5), 5 erkek çocuk
(25.8); 6 ve üzeri erkek çocuk sahibi olanların oranı %1’in altındadır. Ayni
şekilde ikiden beşe kadar kız çocuk sahibi olma oran da yüksektir:1 kız çocuğu
(5.5), 2 kız çocuğu (%29.8),3 kız çocuğu (26.6), 4 kız çocuğu (20.0), 5 kız
çocuğu (%2.6) dir. 6 ve üzeri kız evlat sahibi olanların oranı da erkekler gibi
oldukça düşüktür.
Şimdiki akliniz
olsaydı bu kadar çocuk yapar miydiniz? Sorusuna cevap verenlerden daha az çocuk
sahibi olma eğilimi gösterenlerin oranı %15.8’de kalırken, gene bu kadar çocuk
yapacakların oranı %54, bilmiyorum diyenlerin oranı %27.9’dur. Daha az çocuk
sahibi olmanın gereği olarak da geçim sıkıntısı (%59.7), hayat şartları (%25.8),
daha iyi yetiştirmek (%7.3) gösterilmiştir. Bu rakamlar bölge insaninin çok
çocuk yapma eğilimini göstermektedir.
Göç edilen
yerde çocuk sahibi olanların oranı da 1, (%27.0); 2 (%24.6); 3; (%17.5) olarak
oldukça yüksektir. Ancak hiç çocuk sahibi olmayanların oranı %21 kadar olsa da
şehre göçle birlikte çocuk sayısının düşmesi dikkat çekmektedir.
9. Kültürel Kimlik
Anadiliniz nedir
sorusuna Kurmanca %60.1; Zazaca %23.1; Türkçe %5.3; Arapça %7.2; Dersimce %3.8
seklinde cevap verilmiştir.
Evde en çok
konuşulan dil : %50.5 Kurmanca, %33.2; Türkçe; %12.8 Zazaca; %2.3 Arapça
seklinde bir sıralama görülmektedir. İnsanların %40.3’ü ailelerinde Türkçe
bilmeyen bulunmadığını vurgularken, ailede Türkçe bilmeyenlerin büyük
çoğunluğunu da kadınlar ve yaslılar oluşturmaktadır.
Etnik köken olarak
kendilerini “Kürt ” olarak niteleyenler %28.9, kendilerine “Kurmanc ” diyenler
%29.1, “Zaza ” diyenler %9.7, “Arap ” diyenler %3.5 oranındadır. Kendisi “Türk ”
olarak hissedenlerin oranı %19.8 olup, “Azeri ” olarak nitelendirilenlerle (0.6)
bu oran 20.4’dür.
Ana dil ve etnik
köken konusunda alınan cevaplar bölgede yaratılmak istenen “Kürt Kimliği”
konusuna enteresan bir boyut getirmektedir. Etnik kimliğin belirlenmesinde ana
dil, grubun kendini ne şekilde hissettiği hususu, yaşanılan coğrafya hatta din
ve buna bağlı mezhep ve tarikatlar da zaman zaman bir ölçü olarak ele
alınmaktadır.
Bu çalışmanın ortaya
koyduğu en önemli husus, ana dilinin Arapça, Zazaca, Kurmanca ve Dersimce
olduğunu ifade eden önemli bir kesimin, köken olarak kendilerini Türk kabul
etmelerini ortaya kaymasıdır. Diğer yandan Kurmanca bölgede konuşulan bir
diyalekt olmasına rağmen %29.1’lik bir kesimin “Kurmanci” teriminin etnik
kökenlerini de ifade ettiğini kabul etmiş olmalarıdır.
Ana dil ve etnik
köken konusunda kendisini “Kürt” ve “Kurmanç” olarak kabul eden kesimde göç
sebebiyle ilgili olarak devlet aleyhtarı (devlet baskısı, korucu baskısı) bir
tutum benimsenmiştir. Ancak Zazalar’da bu oran Türk, Arap, Azeri unsurlara göre
yüksek olmasına rağmen, kendisini Kürt kabul edenlere ve Kurmançlar’a göre
oldukça düşüktür. Kendisini Kürt kabul edenlerde göç sebebi olarak örgüt
baskısını dile getirme oranı çok düşükken; Kurmanç ve Zazalar’da bu oran
Türklere yakındır. Kurmançlar temel göç sebebi olarak örgüt ve devlete ayni
oranlarda yer vermişlerdir.
Bu sonuç ister
istemez “Kürt Kimliği ” konusu ile terör arasındaki paralelliği açıkça ortaya
koymaktadır.
10. eğitim
Göç eden insanların
eğitim seviyesi oldukça düşüktür. Üniversite tahsili %0.2, lise tahsili %0.3,
ortaokul tahsili %2.5’lere kadar inerken, ilkokul tahsil görenler %35.3’e,
okur-yazar olmayanların oranı ise %50.8’lere çıkmaktadır. Bu tespitler göç
öncesi yerleşim yerlerindeki mevcut okullaşma oranı ile paralellik arz etmekte,
yerleşim yerlerinde ilkokul oranı %83.3’lerde seyrederken; ortaokul %3.3, lise
%1.7 oranındadır.
Aile reislerinin
%55.9’u okur yazar değildir. İlkokulu bitirenlerin oranı ise %31.3; okur yazar
olanlar ise %9.1’dir. Bu nokta ister istemez çocukların eğitimini de
etkilemektedir. Çocuklarının okumasını isteyenlerin oranı %29.2’lerde kalırken,
bunu ekonomik gücüne bağlayanlar %22.8 civarındadır. “Okusalar da okumasalar da
fark etmez” diyenler ise %18.6, “okumak yerine bir iste çalışsınlar” diyenler
%7.5 seklindedir. kız çocukların eğitimi ile ilgili “gelenek ve göreneklere
aykırı (%14.3), ”günah” (%1.6), “evlenip ayrılacak kızı neden okutayım”(%0.4),
“kız-erkek ayni sınıfta okumalarını sakıncalı bulanlar” (%0.5), seklinde
gerekçeler öne sürülmüştür. Bu soruya ise halkın %80.2’si cevap vermemiştir.
Bu sonuçlar Doğu ve
Güneydoğu Anadolu bölgesinin bir bütün olarak değerlendirilmesinde ortaya çıkan
yüzdeye yakındır. 1987 yılı baz alındığında bölgede okuma-yazma bilmeyenlerin
oranı %43 olarak tespit edilmişti. Bu çalışmada ise okuma-yazma bilmeyenlerin
oranı %50.8; çocuklarının okumaları konusunda kayıtsız kalanların oranı da
%45.9’dur. Ayrıca terör sebebi ile büyük oranda okulların kapalı kalması,
öğretmen açığı, gençleri sosyal ve sportif yönden meşgul edecek tesislerin
yetersizliği bölgedeki eğitimi olumsuz etkilemektedir.
Eğitim-ögretim
meselesinde özellikle kız çocuklarının eğitimi dikkate alınarak, meslekî teknik
okulların ağırlıklı olarak faaliyete geçirilmesi, gençlerin babadan görme tarım
ve hayvancılığın dışında bir meslek sahibi olmalarını sağlayacaktır. Bölgedeki
yetersiz köy ve kasaba okulları yerine belli bir plân dahilinde yatılı bölge
okullarının yaygınlaştırılması gerekmektedir.
11. Siyasi Tercih
En beğendiğiniz 3
lider hangisi seklinde sorulan soruya halkın %83.8’i tarafından cevapsız
bırakılmıştır. Yani insanların büyükçe bir bölümü, siyasî tercih konusuna
açıklık getirecek bu soruya cevap vermekten kaçınmışlardır.
12. Dine Bakış
Bölge insanin dine
bakisi genelde Türkiye’de her bölgeden alınacak cevabin aynisidir. Dini, Allah
ile kul arasında bir vicdan meselesi olarak nitelendirenlerin oranı %44.0, dini
bir yasam biçimi olarak algılayanların oranı ise %54.6’dir.
13. Devletten
Beklentiler
Halkın
devletten beklentileri terör ve terörün dayandığı ideolojik istek ve
beklentilerden tamamen uzaktır. Mesela devletin sizin için neler yapmasını
istersiniz sorusuna halkın %50.6’si is imkanı; %25.9’u can güvenliği ve terörün
durdurulmasını; %5.0’i da yerel dilde eğitim istemiştir. eğitim hizmetleri,
sağlık hizmetleri, konut ve alt yapı isteyenler %16.8; sosyal haklar isteyenler
ise %1.7’dir.
Bu makaleye
temel olusturan veriler için “Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi ”nde
(Ağustos-Eylül,1997’de) Mustafa Aksoy ve Zakir Avşar başkanlığında bir ekip
tarafından alan çalışmaları yapılmıştır. Alanda (Elazığ, Tunceli, Diyarbakır,
Batman, Mardin, Şırnak, Siirt, Muş, Bitlis, Erzincan, Kars, Ağrı, Iğdır, Van, ve
Hakkari’ de) 3093 görüşme formu uygulanmıştır. Ayrıca Mustafa Aksoy tarafından
mülki ve idari yetkililer ile halktan bazi kişilerle mülakat ve sohbetler
yapılmıştır. (Daha geniş bilgi için bakiniz: Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan
Terör Nedeniyle Göç Eden Ailelerin Sorunları , Ankara,1998)
KAYNAK:E-COĞRAFYA
ANA SAYFA
|