| |
OSMANLI DEVLETİ’NİN DOĞUŞU, YÜKSELMESİ VE GERİLEMESİNDE COĞRAFYANIN ÖNEMİ
Osmanlı Beyliği’nin Coğrafyası
Bir
devletin genişlemesi ve büyümesinde, kuruluş yerinin coğrafyası büyük önem
taşır. Dünya tarihinde yer almış olan bütün devletlerin kuruluş yerinin coğrafi
özellikleri incelendiğinde, bu önem daha iyi bir şekilde anlaşılır. Tarihte çok
sayıda devlet, kuruluş yerinin müsait olmayışından ötürü, ya kurulduktan az bir
zaman sonra yıkılmış ya da pek gelişemeden varlığını sürdürebilmişlerdir. Öte
yandan bazı devletler de, müsait bir coğrafyada kurulmanın avantajını
kullanarak, kısa sürede genişleyerek büyük devlet olmuşlar ve uzun yıllar
varlıklarını korumuşlardır. Böyle bir avantajı kullanan devletlerin başında,
Osmanlı Devleti gelmektedir.
Osmanlı Devleti’nin kuruluş yeri, Söğüt kasabası ve yakın çevresidir. Beyliğin
kurulduğu yıllardaki (1300) sahip olduğu toprak alanı, ancak 9.065 km².dir.
Oldukça dar bir alan olan bu bölge, Söğüt kasabası ve çevresini teşkil eder. Bu
yörenin coğrafyasına bakıldığında bazı özellikler göze çarpar. Anadolu
Selçukluları tarafından Ertuğrul Gazi’ye verilen ve Beyliğin doğum yeri olarak
da nitelendirilen bu yöre; Domaniç Dağı’nın kuzeydoğu eteklerinden
doğu-kuzeydoğu doğrultusunda Sakarya nehrinin çizdiği kavise kadar uzanan geniş
çayırlık alanlardır. Söz konusu bu alanın güneydoğusunda Selçuklu kalesi olan
Eskişehir, kuzeybatısında ise Bizans’ın önemli kalelerinden olan Bilecik kalesi
yer almaktadır.
Osmanlı Beyliği coğrafyasına bakıldığında, doğusunda Sakarya Nehri ve onun
ötesinde oldukça sarp ve dik görünümlü Köroğlu dağları bulunmaktadır. Bu nedenle
Ertuğrul Gazi’yi ve oğlu Osman Gazi’yi, coğrafyası daha müsait olan kuzey ,
güney ve batıya doğru yöneltmiştir. Güneydoğuda yer alan Eskişehir ve İnönü’yü
içine alacak şekilde olan geniş arazi parçası, Selçuklular tarafından Osmanlı
Beyliğine bağışlanmıştır. Yörenin batısında yer alan İnegöl Ovası ve ötesinde
tatlı bir meyil gösteren Domaniç yaylaları ile kuzeybatıda Sakarya vadisi
boyunca yer alan Bilecik ve ötesi oldukça cazip coğrafyalar oluşturmaktaydı. Bu
nedenle Osmanlı müsait olan coğrafyanın akışına kapılarak topraklarını
genişletmiştir. Ancak sırtını bölgenin en yüksek dağı olan Uludağ (Keşiş)’a
dayamış olan Bursa en korunaklı bölgede bulunuyordu. Domaniç yaylarından Bursa
kalesi ve çevresindeki uçsuz bucaksız ovalar, çok cazip görünüyordu.
Osmanlı Beyliği toprakları, bugünkü anlamda ele alındığında bile, genişlemenin
yönünün neden batıya doğru olduğu açıkça ortaya çıkar. Yöre bugün için
Türkiye’nin 7 Coğrafi bölgesinden 4’ü olan İç Anadolu, Karadeniz, Marmara ve
Batı (Ege) Bölgelerinin tam kesişme noktasında yer almaktadır. İklim ve bitki
örtüsü bakımından ele alındığında ise geçiş bölgesini temsil etmektedir.
Batısında ormanlar, tarım için elverişli ovalar ve hayvancılık için ideal
yaylalar bulunmaktadır. Oysa doğu bölümünde ise, tarım ve hayvancılığı
güçleştiren coğrafya bulunmaktadır. Eskişehir ve daha doğusunda, karasal iklimin
ortaya çıkardığı bozkır ve yeknesak bir coğrafya görülmektedir. Batı ve kuzey
bölümünde ise Karadeniz iklimi ile Akdeniz ikliminin geçiş bölgesini oluşturan
ve insan yaşamı için dünyanın en ideal iklimi olan geçiş ikliminin (Marmara)
ortaya çıkardığı, tarım ve hayvancılığın yoğun bir şekilde yapıldığı coğrafya
yer almaktadır. Ulaşım bakımından ele alındığında, Ankara, Konya istikametinden
gelip Eskişehir- Bursa, Eskişehir-Bilecik-İstanbul yollarının kesişme noktasında
bulunmaktadır. Gerek Eskişehir, gerek Bursa ve gerekse Bilecik istikametinde
uzanan doğal yollar, Türk fetihlerinin istikametlerini belirlemiştir. İşte bu
cazip coğrafya ki, Osmanlı Beyliği’nin , kuzeye ve batıya yönelmesinde etkili
olmuştur.
Osmanlı Beyliği’nin kuzeyde hızlı ilerlemesine bir sebep olarak da, doğal
afetlerin sebep olduğu söylenir. 1300 yılında Sakarya nehri taşmış ve büyük bir
sel felaketi yaşanmıştır. Sel, Sakarya nehri yatağının genişlemesine ve
değişmesine, bu arada vadi boyunca yer alan Bizans’a ait istihkamların tahrip
olmasına yol açmıştır. Bizans kaynaklarında, “Tanrısal gazabın bir işareti”
olarak kabul edilen bu sel felaketi, Bizans’ın ekonomisini de altüst etmiştir.
İstihkamları yıkılmış, ekonomisi bozulmuş zayıf Bizans karşısında Türkler üstün
duruma geçmişler ve kolaylıkla kuzeyde ard arda fetihler gerçekleştirmişlerdir.
Domaniç Yaylasından Bursa Ovası’nın Görünüşü
Osman
Gazi, beyliğin topraklarını daha ziyade kuzey ve batı yönde genişletmiştir.
Osman Gazi’nin ölümüne yakın beyliğin sınırları, kuzeyde İznik, Lefke, Geyve ve
Hendek’e kadar, batıda ise İnegöl, Yenişehir ve Bursa yakınlarına kadar
uzanmaktaydı. Bursa’nın fethi ise hastalığı nedeniyle gerçekleşememişti.
Bursa’nın fethi oğlu Orhan Gazi’ye nasip oldu. Osman Gazi’nin, Uludağ
yamaçlarından Bursa’ya bakıp ta oğlu Orhan Gazi’ye; “Oğul, beni şu gümüşlü
kümbetin altına gömünüz.”diyerek vasiyette bulunmasında, Bursa Kalesi’nin ve
Bursa Ovası’nın coğrafi cazibesi oldukça etkili olmuştur.
Bursa’yı ele geçiren Osmanlı Beyliği’nin Orhan Gazi zamanında fethettiği
topraklar incelendiğinde, yine coğrafyanın çekiciliği ön planda olduğu açıkça
görülür. Orhan Gazi döneminde, Beyliğin batısında bulunan Güney Marmara’nın ve
kuzeyinde bulunan Kocaeli yarımadasının tamamının fethedildiği görülmektedir.
Yine
Orhan Gazi zamanında Osmanlı ordusunun, bugün bile Dünyanın en cazip ve en güzel
boğazlarını oluşturan Çanakkale ve İstanbul boğazlarının Anadolu yarımadası
tarafında kalan kıyılara kadar geldikleri görülmektedir. Şüphesiz boğazlarla
temas, Osmanlı’nın Balkanlar’a sıçramasında büyük etki yaratmıştır. Boğazların
güzelliği ve ötesindeki verimli toprakların varlığı, Osmanlı Beyliği’nin
Trakya’ya geçişini teşvik etmiştir.
Gelibolu’dan Trakya Yarımadasına Geçiş
Osmanlı Türkleri’nin Avrupa kıtasına, yani Trakya yarımadasına geçiş tarihi 1352
olarak kabul edilir. Çoğu Batılı kaynaklarda bu geçişte, coğrafyanın önemi
açıkça vurgulanır. 1 Mart 1352’de Gelibolu yarımadasında meydana gelen şiddetli
deprem sonucunda, bölge yerleşmeleri ağır hasar görür. Stratejik açıdan büyük
önem taşıyan Gelibolu (Kallipolis) kalesi ve kalenin surları yıkılır. Orhan
Gazi’nin Oğlu Süleyman paşa komutasındaki Türk birlikleri Çanakkale boğazını
geçerek, Gelibolu kıyılarına çıkarma yaparlar. Türkler’in yarımadaya çıkarma
yapmasıyla birlikte, zaten deprem sonucunda moralleri iyice bozulan Rumlar
bölgedeki köy ve kasabaları terk ederler. Terk edilen köy ve kasabalara, Türkler
yerleşerek imar ederler. Bu durum Bizans kaynaklarında, “İşledikleri günahlar
nedeniyle Tanrı’nın kendilerine verdiği bir ceza” olarak kabul edilir. Doğal
coğrafyanın ortaya çıkardığı bu olay, Türkler’in Balkanlar’daki hakimiyetinin
başlangıcında kolaylaştırıcı bir etken olarak görülmektedir.
Türkler’in,Trakya yarımadasını tamamen fethetmeleri pek fazla uzun sürmez. 1365
tarihinde, Edirne (Adrianople) fethedilir ve Devletin başkenti Bursa’dan
Edirne’ye taşınır. Ancak bölgenin coğrafi şartları, Edirne’nin uzun süre başkent
olarak kalmasını engeller. Özellikle Meriç nehri boyunca oluşan bataklıklar ve
bu bataklıklarda hızla çoğalan sivrisinekler, Edirne’de insan yaşamını olumsuz
etkiler ve sık sık yaşanan sıtma salgınları, Osmanlı Türkleri’ni başka yönlere
ilerlemesini teşvik eder. Bu arada, Kocaeli yarımadasını tamamen ele geçiren
Osmanlı’lar, dünyanın en güzel şehri olan Kostantinopolis’e (İstanbul)
yönelirler.
Osmanlı Devleti’nin yükselme döneminde Balkanlar’da yapmış olduğu savaşların
tarihleri ve mekanları incelendiğinde, coğrafya ile uyum içinde olduğu görülür.
Örneğin Kosova Savaşı (15.6.1339) Haziran, Niğbolu Savaşı (28.9.1396) Eylül
aylarında yapılmıştır. Söz konusu bu aylar, savaş iklimi açısından en uygun
mevsimleri oluşturmaktadır. Yine bu savaşlarda savaş meydanlarının coğrafi
özelliği, Osmanlı Devleti’nin üstünlüğü için uygun şartlar taşımaktadır. Oysa
yenilgiyle sonuçlanan Ankara Savaşı’nda durum böyle değildir. Bilindiği gibi
Ankara Savaşı, Temmuz ayının sonlarında (20.7.1402), Çubuk Ovası’nda
yapılmıştır. Ankara Savaşı’nda Hem iklim (bunaltıcı yaz sıcakları), hem mekan
(akarsu,bataklık ve bozkır) ve hem de beşeri coğrafya (Osmanlı ordusuna
isteksizce katılan askerlerin eski beyleri Timur’u karşılarında görünce, toplu
halde Timur’un saflarına katılmaları) , Osmanlı’nın aleyhine şartlar
göstermiştir.
İstanbul’un Fethedilmesi ve Yüce Devlet Olma
İstanbul’un fethi iyi tahlil edildiğinde, Osmanlı’nın coğrafyayı ön planda
tuttuğu açıkça görülür. Anadolu ve Rumeli hisarlarının yapılması, boğazların
coğrafi özelliğinden dolayı, Bizans lehine olan coğrafyayı, Osmanlı lehine
çevirme hareketi olarak algılanmalıdır. Öte yandan kuşatmanın ilkbahar
mevsiminde (Nisan ayı) başlatılması ve mayıs ayının sonunda başarıya ulaşılması
ise, tamamen bölge iklim şartları ile uyum içindedir (29 Mayıs 1453). Kuşatmanın
son günlerinde (Mayıs ayının üçüncü haftasında), beklenen başarı elde
edilemeyince, Padişah II. Mehmet Han’ın huzursuzluğu ve acele etmesi (zafer için
atını denize sürmesi ve karadan gemileri Haliç’e indirmesi), iyi tahlil
edildiğinde, yaz sıcaklarının yaklaşması ve böylece başarının bir başka bahara
kalacağı endişesi yatmaktadır.
Fatih
Sultan Mehmet’in yapmış olduğu savaşlarda coğrafi avantaj hep ön plandadır. Yine
Fatih’in Amasra’nın fethi için, Amasra’ya hakim bir tepeye geldiğinde; “Burası,
çeşm-i cihan (Dünya’nın Gözü) olsa gerek.”dediği ve tepeden yamaç aşağı
askerleri ile kolayca Amasra’yı alışında coğrafya önemli rol oynamıştır.
Yavuz
Sultan Selim Han’ın Mısır seferi, oldukça zor coğrafi şartlar altında
yapılmıştır. O dönemin askeri üstünlüğü, seferi başarıyla sonuçlanmıştır. Ancak
daha sonraki dönemlerde, Mısır, Hicaz ve Yemen, Anadolu ile hiçbir zaman coğrafi
bütünlük oluşturmadığından, Osmanlı’ya çok pahalıya mal olmuş ve koskoca
devletin yıkılışında önemli etkileri olmuştur.
Bilimde ve Mekanda Gerileme Dönemi
Her
ne kadar, Kanuni Sultan Süleyman Han’ın dönemini Osmanlı Devleti’nin zirveye
ulaştığı dönem olarak kabul edilse de, çoğu tarihçiler tarafından bu dönemin
gerilemeye doğru yüz tuttuğu bir dönem olarak kabul edilir. Çünkü bu dönem artık
Osmanlı Yüce Devleti’nin sınırları oldukça zorlanmış ve doğal coğrafi sınır
hayli aşılmıştır. Gerek Arap yarımadası ve gerekse Kuzey Afrika, Osmanlı
Coğrafyası ile hiçbir zaman bir bütünlük sağlayamamıştır. Öte yandan
Balkanlar’da Tuna nehri, doğal bir coğrafi sınırı oluşturmaktadır. Osmanlı’nın
Balkanlar’da doğal sınır olan Tuna’yı zorlaması ve nehrin öbür yakasına geçmek
için göstermiş olduğu gayretler, Osmanlı Devleti’ne çok pahalıya mal olmuştur.
Viyana kuşatmasındaki başarısızlık, coğrafyanın ortaya çıkardığı bir sonuçtur.
Kanuni Sultan Süleyman, 1529 yılında Viyana’yı kuşatmak üzere sefere çıkar.
Ancak hava şartları göz önünde tutulmaz. Oysa mevsim, Balkanlarda yağmur
mevsimidir. Buda ile viyana arasında bardak boşanırcasına yağan yağmur, yolları
geçilemez hale getirir. Tam anlamıyla bataklığa dönüşen bölgede özellikle toplar
taşınamaz. Buna rağmen Eylül sonlarında kuşatma başlatılır. Hava şartları iyice
kötüleşmiş ve durmadan yağmur yağar. Yağışlar ile birlikte umulmadık derecede
sert soğuklar yaşanır. Yağmur ve soğuk, Osmanlı ordusunu perişan eder. Bir
taraftan yağmur ve soğuk, öte yandan açlık ve hastalıklar, ordunun moralini
iyice bozar. Üç hafta süren kuşatma boyunca, gün geçtikçe şartlar kötüleşir.
Padişah, tüm askeri birliklerini geri çekip, kuşatmayı yarıda keser ve böylece
Viyana kuşatması başarısız sonuçlanır. Viyana, Osmanlı için bir hayal olarak
kalır. Hatta bu başarısız kuşatma harekatı, Osmanlı Ordusu’nun moralini bozmuş
ve fetih ruhunu zedelemiştir. Bir bakıma Osmanlı Devleti’nin, duraklama dönemine
geçişi coğrafya tayin eder.
Bu
dönemi, Katip Çelebi (1609-1657), çok güzel tahlil eder. Katip Çelebi
“Cihannüma” adlı eserinde coğrafya ilmi hakkında şu bilgileri verir; “Coğrafya
fenninde yalnız ülkelerin ahvali yazılmayıp belki oralarda oturanların usul ve
adetleri, devlet işlerinin nasıl yürütüldüğü ve divan ahvali birlikte beyan
olunmak, bu fennin vazifesi olduğu cihetinden, tarihe üstünlüğü vardır ve tercih
olunur.” Yine Kâtip Çelebi, “Tuhfetü’l-Kibâr fi esfaril Bihar”adlı eserinde de,
Osmanlı Devleti’nin gerileme sebebini coğrafyaya bağlar ve coğrafya ilminin
önemini ve gereğini şu şekilde vurgular;“Hafi olmaya ki, devlet işlerini
üzerlerine almış olanlara bilinmesi lazım olan işlerden biri coğrafya fennidir.
Bütün yeryüzü ahvalini bilmek kolay olmazsa, bari Osmanlı ülkesinin şekli ve
etrafta sınırdaş olan memleketlerin tasviri bilinmek gerektir ki, bir yere sefer
etmek ve asker göndermek lazım geldikte, ona göre tedarik oluna. Düşman
vilayetine girmek ve sınır boylarını korumak tedbirlerini almak anında kolay
olur. Bu babta fenden habersiz kimseler ile meşveret yetmez, yerli dahi olursa.
Zira çok yerli vardır ki, kendi diyarını iyice bilip anlatmaktan acizdir. Ve bu
ilmin lüzumuna şu delil yeter: Yerebatası küffar, ol ilimlere ehemmiyet ve değer
vererek, Yeni Dünya’yı bulup Sind ve Hind limanlarına yayıldı. Venedik taifesi
gibi bir hor hakir kavim ki, küffar hükümdarları arasında rütbesi duka
payesinden ibarettir ve aralarında balıkçı unvanı ile meşhurdur, Osmanlı
Devleti’ninboğazına gelip ve garba hükmeyleyen şanlı devlete karşı kodu...”
Gerçekten de öyledir. Gerileme döneminde yapılan tüm savaşlarda coğrafya hep göz
ardı edilmiştir.
Gerileme ve Yıkılış’ta Coğrafya’nın Etkileri
Osmanlı Devleti’nin Gerileme döneminde, coğrafi bilgi eksikliği, koskoca bir
devletin yıkılışında önemli etkisi olmuştur. Gerileme döneminde yapılan tüm
savaşlar incelendiğinde, bu etki açıkça görülmektedir. Sözgelimi Gerileme
döneminde yapılan Kırım Savaşı’nın sonucunu da coğrafya tayin etmiştir. 14 Kasım
1854 tarihinde ansızın ortaya çıkan beklenmedik kasırga, İngiliz donanmasını
darmadağın eder ve İngiliz donanmasının planı gerçekleşemez. Böylece
Sivastopol’un kuşatılması gecikir. Ve savaşın gidişatı değişir.
Çanakkale Savaşları, coğrafi bir yaklaşımla ele alındığında, coğrafyanın önemi
açıkça görülür. Gerçekten bugün bile Gelibolu yarımadasını ve Çanakkale
Boğazı’nı gezip gören bir insan, bölge topografyasının cazibesine kapılır.
Savaşların geçtiği yarımadadaki önemli tepelerin hepsi, tatlı su kaynaklarının
hemen tamamı, Türk askerlerinin kontrolü altında kalmıştır. Öte yandan boğazın
topografik özelliği, düşman gemilerinin ilerlemesine engel olmuştur. Bölgeye
hakim tepeler ve tatlı su kaynaklarının mevcudiyeti, Türk Ordusunu, düşman
kuvvetlere karşı üstünlük sağlamıştır. Tüm bu coğrafi avantajlara ek olarak,
iklim şartları da Türk tarafına avantaj sağlamıştır. Gelibolu yarımadasına
yapılan çıkartma gecesi aniden çıkan fırtına, İngiliz kuvvetlerinin farklı
bölgeden karaya çıkmasına yol açmış ve bu gelişme savaşın seyrini
değiştirmiştir.
Gerileme dönemindeki, coğrafi bilgi eksikliğine örnekler oldukça fazladır.
Bunların içinde Sarıkamış Harekatı ve Yemen Savaşları en bariz olanlarıdır.
Sarıkamış Harekatı’nda, Erzurum’da bulunan ordu komutanı tarafından Enver
Paşa’ya, harekat mevsiminin bölge iklim şartlarına uygun olmadığı hatırlatılmış,
ancak zafere bir an önce ulaşmayı düşleyen, sabırsız ve coğrafi bilgiden yoksun
Enver Paşa, komutayı eline almış ve Aralık ayının son günlerinde harekatı
başlatmıştır. Oysa Aralık ve Ocak aylarının, bölgede çok sert ve soğuk geçtiği
bilinen bir gerçektir. Enver Paşa’nın bu gerçeği göz ardı etmesi, 90 bin Türk
askerinin donarak şehit olmasına ve harekatın başarısızlıkla sonuçlanmasına yol
açmıştır. Bu yanılgı, gerçekten Osmanlı tarihinde yapılmış en büyük
yanılgılardan birisidir ve Yüce Devletin tamamen yok olmasına yol açmıştır.
Yemen
Savaşları, Osmanlı tarihinde önemli bir yer tutar. Yemen Savaşları’nda Osmanlı
Ordusu, İngiliz ve Arap kuvvetlerine değil, bölgenin ağır coğrafi şartlarına
yenilmiştir. “Burası Huştur, Yolu Yokuştur. Giden gelmiyor, acep ne iştir.”
türküsü, coğrafi şartların olumsuzluğunu açıkça ortaya koyar. Huş kasabasının
(Muş değil, türkünün aslı ve Yemen coğrafyası incelendiğinde, Huş olduğu
görülür), dik ve sarp yokuşu, bölgenin aşırı şekilde sıcak ve kurak oluşu,
Osmanlı askerlerini çok zora sokmuştur. Olumsuz iklim ve topografik özellikler,
Yemen’de 500 bine yakın Türk askerin şehit olmasına yol açmıştır. Peki, bu
savaşlarda coğrafya, neden göz önünde tutulmamıştır? Bunun cevabı gerçekten açık
ve nettir. Osmanlı Devleti’nin gerileme döneminde, “Yüce Devlet Olma Gururu” hep
ön planda olmuştur. Öte yandan savaşların bir kısmı Osmanlı Devleti’nin isteği
dışında başlatılmış, bir kısmında da acelecilik ve bilgisizlik yüzünden coğrafya
saf dışı bırakılmıştır. Böylece Anadolu Coğrafyası’nın ortaya çıkardığı Yüce
Osmanlı Devleti, coğrafi bilgisizlik ve olumsuzluklar yüzünden gerilemeye ve
yıkılmaya mahkum edilmiştir. Ancak bu coğrafya, gelecek yüzyıllarda, büyük
devlet çıkarma özelliğini korumaktadır.
Not:
Bu makalede yararlanılan kaynakların sayısı çok fazla olduğundan, burada
verilmemiştir. Ancak bu konu ile ilgili ayrıntılı bir çalışma tarafımızdan
yürütülmektedir. Çalışma kitap olarak yayınlandığında, yararlanılan kaynakların
tümü verilecektir.
OSMANLI ORTA ÖĞRETİMİNDE COĞRAFYA
Eğitim; Belli bir konuda, bir bilgi ve bilim dalında yetiştirme ve geliştirme,
eğitme işi. Çocukların ve gençlerin toplum yaşayışında yerlerini almaları için
gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmelerine, kişiliklerini
geliştirmelerine yardım etme, terbiye. Öğretim ise; Belli bir amaca göre gereken
bilgileri verme işi, tedris, tedrisat, talim. Öğrenmeyi kolaylaştıracak
etkinlikleri düzenleme, gereçleri sağlama ve kılavuzluk etme işi. Bu iki
kelimenin anlamlarından da anlaşıldığı üzere, eğitim ve öğretim, birbirinden
oldukça farklı, ancak birbirlerini tamamlayan ifadelerdir. Buna göre, bir
milletin öz benliği ile ters düşmeyen tüm bilimleri öğrenmek öğretim, onu
ülkesinde ve kendi yaşayışında uygulamak ise eğitimdir. Coğrafya dersi, hem
eğitim ve hem de öğretim dersidir.
Osmanlı döneminin ilk yıllarından itibaren eğitim ve öğretime büyük önem
verilmiştir. Özellikle ilk ve ortaöğretime denk gelen çeşitli eğitim kurumları,
eğitim ve öğretimlerini zamanın bilimsel gelişmelerinin üzerinde bir
performansla sürdürmüşlerdir. Sözkonusu bu eğitim ve öğretim kurumlarında
okutulan derslerden biri de coğrafyadır. İnsanın yaşadığı çevre ile olan
ilişkilerini konu alan coğrafya, ilk öğretimden ortaöğretimin son sınıfına kadar
temel dersler arasında yerini almıştır.
Bir
imparatorluğu ayakta tutan kurumlardan biri de şüphesiz eğitim ve öğretim
kurumlarıdır. Eğitim ve öğretim kurumlarının seviyesi ile bir devletin ömrü,
üstünlüğü ve gücü arasında sıkı bir bağlantı vardır.
Osmanlı döneminde eğitim ve öğretim faaliyetleri, her düzeyde, Tanzimat dönemine
kadar ücretsiz olarak yürütülmüştür. Bu durum, Türkiye Cumhuriyeti döneminde de,
1980’li yılların sonlarına kadar devam etmiştir. Bu sebeble, eğitim alanında,
Cumhuriyet’in 1980’li yıllardan sonraki dönemini, Osmanlı’nın Tanzimat dönemine
benzetmek mümkündür.
Osmanlı döneminde Ortaöğretimde Coğrafya Eğitimi ve Öğretimi
Anadolu Selçuklu Devleti’nin zayıflamasıyla birlikte, Anadolu coğrafyasında,
Beylikler Dönemi başlar. Anadolu uç beylerinden olan Osmanlı Beyliği 1299
yılında kurulduktan sonra, kısa sürede topraklarını genişletmiş ve beylikten
imparotorluğa yükselmiştir. Osmanlılar, yıkılış tarihi olarak kabul edilen 1922
yılına kadar, üç kıtada çok geniş topraklar üzerinde, tarihte ömrü en uzun
olarak kabul edilen (623 yıl) imparatorluklardan biri olan Osmanlı
İmparatorluğu’nu kurmuşlardır.
Osmanlı devletinin kuruluşundan itibaren devlet sınırları içinde çok kuvvetli ve
yaygın biçimde medrese sistemi kurulmuştur. Medreseler, devletin sonuna ve
1924’de kapatılmalarına kadar işlevlerini yürütmüşlerdir. Devletin üst düzeyde
yöneticileri Enderun adı verilen eğitim kurumlarında yetişmişlerdir. Ayrıca tüm
Osmanlı şehzadeleri, saraylarda özel eğitim ve öğretime tabi tutulmuşlardır.
Osmanlı medreselerinde, dini ilimlerin ağırlıkta olmasına rağmen, ders adının ve
ders saatlerinin değişikliğe uğramasıyla birlikte, müsbet bilimler (Ulum-i
Akliye) içinde coğrafya ilmi okutulmuştur.
Osmanlı döneminde, ilköğretimi oluşturan ve halk arasında Sıbyan mektebi veya
Mahalle Mektebi adı verilen Darüttalim, Mektep, Mektephane, Darülilim,
Muallimhane gibi adlarla anılan eğitim kurumlarını, devlet adamları yada zengin
kişiler, çeşitli vakıflar kanalıyla kurarlardı. Bu okullarda öğretmen olabilmek
için, sıbyan mektebi mezunları, ilköğretimin üzerinde Ortaöğretim adı
verebileceğimiz bir eğitim ve öğretim programına dahil olurlardı. Muallim
olabilmek için devam edilen Muallim mekteblerinde okutulan derslerden biri de,
Heyet (Sema ve Arz) içinde Coğrafya dersidir.
Osmanlı saraylarında yürütülen eğitim ve öğretim sistemi ise, Şehzadegâh,
Meşkhane ve Enderun mektebleridir. Bu eğitim kurumlarında da, Osmanlı Ülkeleri
ve dünya hakkında coğrafya bilgilerinin okutulduğu bilinmektedir.
Osmanlı döneminde coğrafya ilmi ve bunun eğitim ve öğretimi ile ilgili
gelişmeler, esas itibariyle, 17.yüzyıl başlarından itibaren başlamıştır.
Özellikle bu gelişmelerin baş mimarı, Kâtip Çelebi’dir. 1608-1658 yılları
arasında yaşamış olan çağını aşan ilim adamlarımızdan Kâtip Çelebi, devrinin en
büyük coğrafyacılarından biridir. Coğrafyanın dışında felsefi konularda da
eserler veren Kâtip Çelebi, yaşamış olduğu yıllardaki ilim düşmanlığına ve
cehalete karşı büyük bir mücadeleye girişmiştir. “Talebeliğin hakirliğine bir
saat katlanamayan bir kimse, cehaletin zilletinde ebediyyen kalmaya mahkum olmuş
demektir.”diyen Kâtip Çelebi, çağına göre mükemmel ve modern bir eğitim ve
öğretim anlayışına sahip bir ilim adamıdır. Kâtip Çelebi’nin eserleri
incelendiğinde görülür ki, sadece coğrafya ilmi değil, köklü bir eğitim ve
öğretim sistemi üzerinde durduğu anlaşılmaktadır.
Coğrafya Eğitimi ve Öğretimi’nin esas amacını, insanların yaşadıkları çevre ile
olan ilişkilerini inceleyerek, toplumun kalkınmasını ve ilerlemesini sağlaması
teşkil eder. Kâtip Çelebi “Cihannüma” adlı eserinde coğrafya ilmi hakkında şu
bilgileri verir; “Coğrafya fenninde yalnız ülkelerin ahvali yazılmayıp belki
oralarda oturanların usul ve adetleri, devlet işlerinin nasıl yürütüldüğü ve
divan ahvali birlikte beyan olunmak, bu fennin vazifesi olduğu cihetinden,
tarihe üstünlüğü vardır ve tercih olunur.” Yine Kâtip Çelebi, “Tuhfetü’l-Kibâr
fi esfaril Bihar”adlı eserinde de coğrafya ilminin önemini ve gereğini şu
şekilde vurgular; “Hafi olmaya ki, devlet işlerini üzerlerine almış olanlara
bilinmesi lazım olan işlerden biri coğrafya fennidir. Bütün yeryüzü ahvalini
bilmek kolay olmazsa, bari Osmanlı ülkesinin şekli ve etrafta sınırdaş olan
memleketlerin tasviri bilinmek gerektir ki, bir yere sefer etmek ve asker
göndermek lazım geldikte, ona göre tedarik oluna. Düşman vilayetine girmek ve
sınır boylarını korumak tedbirlerini almak anında kolay olur. Bu babta fenden
habersiz kimseler ile meşveret yetmez, yerli dahi olursa. Zira çok yerli vardır
ki, kendi diyarını iyice bilip anlatmaktan acizdir. Ve bu ilmin lüzumuna şu
delil yeter: Yerebatası küffar, ol ilimlere ehemmiyet ve değer vererek, Yeni
Dünya’yı bulup Sind ve Hind limanlarına yayıldı. Venedik taifesi gibi bir hor
hakir kavim ki, küffar hükümdarları arasında rütbesi duka payesinden ibarettir
ve aralarında balıkçı unvanı ile meşhurdur, Osmanlı İmparatorluğu’nun boğazına
gelip ve garba hükmeyleyen şanlı devlete karşı kodu...”
Osmanlı Devleti’nde eğitim ve öğretim faaliyetlerinde, ilk yenileşme hareketleri
1773 tarihinde, askeri okullarda başlamıştır. III. Mustafa döneminde, 1773’te,
askeri deniz okulu olan Mühendishane-i Bahri-i Hümâyûn açılmıştır. İlk ve orta
dereceli bir okula tekabül eden bu askeri deniz okulunda, denizcilik bilgileri,
harita bilgisi ve coğrafya dersleri okutulduğu bilinmektedir. 1793 tarihinde,
III. Selim döneminde açılan Mühendishane-i Berri-i Hümâyûn yani Askeri Kara
Okulu’nda topçuluk, istihkam ve haritacılık öğretimi yapılmıştır. Öğretim süresi
4 yıl olan bu okulun 2.ve 3. Sınıflarında okutulan 5 adet dersten biri
coğrafya’dır.
Sultan II.Mahmut (1808-1839) döneminde, 1824 tarihinde bir fermanla, ilköğrenim
zorunlu hale getirilmiş ve çeşitli okullar açılmıştır. Bu okullardan birini
teşkil eden ve 1834 tarihinde açılan Mektebi-i Fünun-u Harbiye, iki kısımdan
oluşmuştu. 8 yıl süren I. Kısım öğrencilerinden başarılı olanlar, II. Kısıma
alınmıştır. Bu okulun ikinci kısmında, zamanın şartlarına göre ileri derecede
haritacılık, topoğrafya ve coğrafya alanında dersler okutulmuştur.
II.
Mahmut’un mahlası olan Adlî’ye atfen, Şubat 1939’da açılan, özellikle sivil
memur yetiştirmeyi amaçlayan Rüşdiye düzeyindeki Mekteb-i Maarif-i Adliye
okulunun ders programında coğrafya dersi de yeralmıştır.
II.
Mahmut döneminde diğer bilim dallarında olduğu gibi Coğrafya alanında da, ders
kitaplarına büyük ağırlık verilmiştir. Ders kitapları hazırlanırken önemli
ölçüde kısaltmalara gidilmiş, bunun sonucunda coğrafya alanında araştırma ve
yorumlara dayanan bilgilerden uzak kalınmış ve sonuçta coğrafya isim ezberlenen
bir ders olarak görülmeye başlanmıştır. Ancak bu kısaltmalar ve ezbercilik,
coğrafya ilmindeki gelişmeleri uzun yıllar geciktirmiştir.
Sultan Abdülmecit (1839-1861), 1839’da tahta çıkınca, Reşit Paşa’nın etkisiyle,
Tanzimat Fermanı (ya da Gülhane Hatt-ı Hümayûnu) denen bir ferman yayınlamış ve
1876 yılına kadar devam eden Tanzimat Devri’ni başlatmıştır. Sultan Abdülmecit
(1839-1861) ile Sultan Abdülaziz (1861-1876)’in padişahlık dönemlerini içeren
Tanzimat döneminde, siyasal ve sosyal bazı düzenlemeler yapılmıştır. Bu arada,
eğitim ve öğretim konusunda da bazı düzenlemelere gidildiği görülmektedir.
Bunların başında ortaöğretimde atılan yenilik ve gelişmeler gelir. Bu dönemde,
orta öğretimi temsil eden Rüşdiyeler, İdadiyeler ve Sultaniyelerin sayısı hızla
artırılmıştır. 1852 yılında İstanbul’da 12 Rüşdiye bulunmaktayken, 1874’de bu
sayı 18’e yükselmiştir. 1853’de taşrada büyükçe şehir merkezlerinde 25 Rüşdiye
açılmıştır. 1869 tarihli Maarif-i Umumiye Nizamnamesi gereğince, Osmanlı
ülkelerinde hane sayısı 500’ü geçen şehir ve kasabaların tümünde Rüşdiye
açılması zorunlu kılınmıştır. Öğretim süresi 4 yıl olan bu okulların yapımı ve
her türlü ihtiyaçları Maarif İdaresi sandığından karşılanmıştır. Sözkonusu
nizamnameye göre; erkek ve kız rüşdiyeleri ile idadiyelerin ders programlarında
coğrafya dersi mecburi ders olarak konmuştur.
İptidai mektep denen ilkokullara öğretmen yetiştirmek amacıyla, 1868’de
İstanbul’da Darulmuallimin-i Sıbyan mektebi açılmıştır. Öğretim süresi 1 yıl
olarak düşünülen bu okulda, coğrafya dersi ders programına konmuştur. Bu tür
okullar taşrada 1875’den itibaren açılmaya başlanmıştır. 1869 tarihli Maarif-i
Umumiye Nizamnamesi’ne göre, Rüşdiye, İdadiye ve Sultaniye şubelerinden oluşan
bir büyük Darulmuallimin kurulması öngörülmüş ve bu okulların ders programları
ayrı ayrı düzenlenmiştir. Okulun açılması ancak 1874’de Sıbyan, Rüşdiye ve
İdadiye şubelerini kapsayacak şekilde mümkün olmuştur. Öğrenim süresi 2 yıl olan
Darulmuallimin-i Sıbyan mektebinde, okutulan derslerden biri de Muhtasar
Coğrafya’dır. Öğrenim süresi 3 yıl olan Darülmuallimin-i Rüşdiye’de Coğrafya,
yine öğretim süresi 3 yıl süren Darulmuallimin-i İdadiye’de Kozmoğrafya ve
Mebadi-i Ulum-i Tabiiye dersleri diğer derslerle birlikte zorunlu olarak
okutulmuştur. 1877’de Darülmuallimin- Rüşdi ve Mülkiye Mekteblerinin ders
programlarında her üç yıl için ayrı ayrı coğrafya dersi okutulduğu
belirlenmiştir.
Tanzimat döneminde de, coğrafya ders kitapları hazırlanmasına devam edilmiştir.
1871 yılında, Abdurrahman Paşazade Abdulhalim tarafından Coğrafya-i Kebir, 1875
yılında Şirvanlı Ahmet Hamdi tarafından Usul-i Coğrafya-i Kebir adlı eserler
yayınlanmıştır. Sultan Abdülhamid döneminde de (1876-1909) coğrafya alanında
gerek ders kitapları ve gerekse ilmi manada eserlerin yayınlanmasına devam
edilmiştir. Osmanlı döneminin çeşitli eğitim kademelerinde görev yapan Selim
Sabit Efendi (1829-1910), 1874 tarihinde yayınlanan Rehnümâ-yı Muallimîn
(Öğretmenlere Rehber) adlı kitabında şunları kaydeder; “ Coğrafyada öğrencilere
harita ve yer küresi üzerinde beş kıta tanıtılacak, harita çizilmesi
öğretilecektir.”
10
Mayıs 1876’da, İstanbul’da öğrenciler, iç ve dış siyasi alandaki olumsuz
gelişmeleri protesto etmek için dersleri bıraktılar. 30 Mayıs 1876’da, V.Murat
tahta çıkarıldı. Çok geçmeden 31 Ağustos 1876’da Sultan II. Abdulhamid tahta
çıktı. 23 Aralık 1876’da, Padişah; Kanun-ı Esasi’yi kabul ve ilan etti. Böylece
I.Meşrutiyet Devri başlamış oldu. Kanun-i Esasi’ye eğitim ile ilgili önemli
maddeler girmiş olmasına rağmen, savaşlar nedeniyle hiçbir çalışma
yapılamamıştır. Ruslar’ın İstanbul önlerine kadar gelmeleri, Kars, Ardahan ve
Batum’u almaları, Osmanlı Devlet yetkililerini zor durumda bırakmıştır. Sultan
II. Abdülhamid, 13 Şubat 1878’de parlemantoyu süresiz kaparak I. Meşrutiyet
dönemini son vermiştir. 1878’den 1908 yılına kadar devam eden 20 yıllık
Mutlakiyet döneminde, eğitim ve öğretim alanında önemli atılımlar yapılmıştır.
1882-1890 yılları arasında Rüşdiye’yi de içine alan İdadilerin Osmanlı
ülkelerinde geniş ölçüde yayıldığı görülür.Bunlar, il merkezlerinde Rüşdiye ile
birlikte 7 yıl, sancak merkezlerinde Rüşdiye ile birlikte 5 yıl eğitim ve
öğretim veren idadilerdir. Abdülhamit dönemi sonlarında Osmanlı Ülkelerinde, 619
Rüşdiye (74’ü kız), 109 İdadiye mektebi bulunmaktaydı. Rüşdiyelerde 40 bin,
İdadilerde 20 bin olmak üzere toplam 60 bin öğrenci eğitim ve öğretim
görmekteydi. Maarif Salnamesi’nde,1898-1899 Eğitim ve Öğretim yılındaki İdadi ve
Rüşdiyelerin ders programları incelendiğinde, coğrafya ders sayıları ve
saatlerinin artmış olduğu görülür. Buna göre, İdadi ve Rüşdiyelerin 7.yılında 1
saat, diğer ilk 6 yılında her yıl haftada 2’şer saat coğrafya dersi ders
programlarında yeralmıştır.
1869
tarihli Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’nin Darulmuallimin ile ilgili bazı
hükümler, 1891 yılında değiştirilmiştir. Bu değişikliğe göre, Darulmuallimin’in
İdadi şubeleri kapatılarak, her şubesi 2’şer yıl olmak üzere İptidaiye, Rüşdiye
ve Âliye şubelerinden oluşmuştu. 1900 tarihinde darülmualliminlerin sayısı
taşrada 15’i bulmuştu. 1898 tarihli Darulmuallimin ders programında, İptidaiye
şubesinin 1.sınıfında Mebadisi ve Osmanlı Coğrafyası 2 saat, 2.sınıfında Umumi
ve Osmanlı Coğrafyası 3 saa okutulmuştur. Kadın öğretmen yetiştiren 3 yıllık
Darülmuallimat’ın (1898); 1.sınıfında 2, 2.ve 3.sınıflarında 1’er saat olmak
üzere coğrafya dersi zorunlu dersler arasında yerini almıştır.
Mutlakiyet döneminde, ilk, orta ve yüksek öğretime yönelik olmak üzere çeşitli
coğrafya kitabları, coğrafya sözlükleri ile askeri haritalar hazırlanmıştır.
Yağlıkçızade Ahmed Rıfat Efendi’nin 1883 tarihinde hazırladığı Lügat-ı Tarihiyye
ve Coğrafiye (7 cilt), Şemseddin Sami’nin 1889-1899 tarihleri arasında
hazırladığı Kamusü’l-â’lâm (6 cild), Kolağası Ali cevad’ın 1897- 1900 yılında
hazırladığı Memalik-i Osmaniyye’nin Tarih ve Coğrafya Lügatı (4 cilt) dönemin
coğrafya ile ilgili çok sayıda maddeyi içeren önemli sözlüklerdir.
23
Temmuz 1908’de yeniden parlemanto açılıp II. Meşrutiyet dönemine geçildi. 1918
yılına kadar devam eden II. Meşrutiyet dönemi, siyasi ve askeri çalkantılarla
geçmiştir. Trablusgarp Savaşı (1911), Balkan Savaşı (1912-1913) ve Birinci Dünya
Savaşı (1914-1918) bu dönemin önemli olaylarıdır. Özellikle Balkan Savaşları’nın
ardından yaşanan büyük felaketlerden sonra, Osmanlı toplumunda, “Çökmekte olan
Osmanlı Devleti’ni ancak eğitim ve öğretmenler kurtaracaktır. ”görüşü
yaygınlaşmış ve bu görüş, toplumun eğitim ve öğretime eğilmesine yol açmıştır.
Ancak ardı arkası kesilmeyen savaşlar, zaman zaman eğitim ve öğretimi sekteye
uğratmıştır.
1908
tarihinde, 12 vilayet merkezindeki İdadilerin adı Sultaniye olarak değiştirildi.
Sultanilerin sayısı Birinci Dünya Savaşı sıralarında 50’yi bulmuştu.
Sultanilerin adına, 1911 yılında Lise denilmesi düşünülmüşse de, bu değişiklik
ancak 1922 yılı sonunda gerçekleşmiştir. Öğrenim süresi 3 yıl olarak kabul
edilen Sultanilerin, 1915 yılı ders programlarında, coğrafya derslerinin mecburi
ders olarak yerini aldığı görülmektedir. Yine aynı yıl Darülmuallimin-i
İptidai’nin ders programlarında, coğrafya dersleri, ilk üç yıl 2’şer saat,
4.sınıfta 1 saat olarak planlanmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerine gelindiğinde, devletin savaşlarda
sürekli yenilgi alması ve zayıflamasına rağmen, bilimsel yönden önemli bir
gerileme olmadığı dikkati çeker. Koca imparatorluk, sanki yeniden kurulacakmış
gibi coğrafi alanda da çalışmalar devam eder. Özellikle 1913’lü yıllarda gerek
Tefeyyüz ve gerekse Kanaat kitabevleri tarafından çok sayıda coğrafi eser
yayınlanır. Bunlardan Tefeyyüz Kitabevi tarafından yayınlananların sayısı 30’u
bulur. Bunlardan 6’sını çeşitli boyutlarda atlaslar teşkil eder. Bunlar arasında
şu kitablar dikkat çekicidir; İbn Nüzhet Cevat bey tarafından yazılan, “Haritalı
Musavver Coğrafya-i Umumi (1.ve 2.sene)”, “Haritalı Musavver Memalik-i Osmaniye
Coğrafyası (1.ve 2.sene)”, Behram Münir bey tarafından yazılan “Vatan-ı Mukaddes
Yahud Memalik-i Osmaniye Coğrafyası”, “Nevasül Resimli ve Haritalı Rehnümay-ı
Coğrafya (1.ve 2.sene), “Yeni Tarzda Coğrafya”, Ali Tevfik bey tarafından kaleme
alınan “Nevasül Coğrafya-i Umumi”, “Memalik-i Mahrusa Coğrafyası”, “Mufassal
Memalik-i Osmaniye Coğrafyası”, Hüseyin Hıfzı bey tarafından hazırlanan “
“Mebde-i Coğrafya”, “Sualli ve Cevablı Musavver Coğrafya-i Osmani”, “Sualli ve
Cevablı Rehnümay-ı Coğrafya-i Umumi”, “Sualli ve Cevablı Talim-i Coğrafya”, Ali
Nazım beyin “Yeni Tertip Coğrafya Beş Kıta”, “Küçük Coğrafya”, “Haritalı Küçük
Coğrafya” dır. Ayrıca atlaslar arasında, Muhammed Eşref bey tarafından
hazırlanan “ Rüşdiye Mektebleri Atlası”, “İbtidaiye Mekteb-i Atlası”, “Umumi
Mekteblere Mahsus Atlas”, “Mükemmel ve Mufassal Coğrafya-i Umumi Atlası” ile
Nasrullah ve Rüşdü beyler tarafından hazırlanan “Mükemmel ve Mufassal Memalik-i
Osmaniye Atlası” gibi eserler sayılabilir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde, özellikle Sorbon Üniversitesi
Mezunu, Darü’l-Fünun, Mülkiye Mektebi, Yüksek Muallim ve Maliye Mekteblerinde
coğrafya öğretmenliği yapmış olan Faik Sabri (DURAN)’nin Kanaat Kitabevi
tarafından yayınlanan kıtalar ve Osmanlı Coğrafyasına ait eserleri önemlidir.
Bunlardan “Avrupa” adlı eserinin önsöz kısmında, Faik Sabri’nin ilk cümleleleri
şunlardır; “ Coğrafya bu son senelerde mühim bir değişime uğradı. Bundan otuz
sene evvelki şeklinden artık çıktı ve son tereddütlerini atarak asıl maksad ve
gayesine kavuştu. Mevcut ilimler arasında kendini mühim bir yer hazırladı.
Bilinmeyen esaslara dayanan eski coğrafyanın karışık ve faydasız tekerlemeleri
ile artık yetinilemez. Bundan böyle öğretmenler derslerinde öğrencilerine yalnız
isim ezberlemekle vakit geçiremezler. Kıtalar, memleketler hakkında öğrencilerde
unutulmaz hatıralar uyandırmaya, zihinlerde kalıcı izler bırakmaya, doğal
olayları, çevrenin tesirini araştırmayı ve açıklamayı onlara alıştırmaya
borçludurlar. Çünkü bugünün coğrafyası, yalnız ruhsuz isimler, uzun ve manasız
rakamlar coğrafyası değil; fikirler, muhakemeler, mülahazalar coğrafyasıdır...”
Osmanlı Döneminde Azınlık ve Yabancı Okullarında Coğrafya Eğitimi ve Öğretimi
Fatih
Sultan Mehmed Han, 1453’de İstanbul’u fethettiğinde, bir lütuf olarak Rumlara ve
Galata Latinlerine, inanç ve ibadetlerini sürdürmelerinde, mahalli idarelerinde,
gelenek ve göreneklerini uygulamada ve benliklerini korumada sınırsız hak ve
imtiyazlar vermiştir. Aynı haklardan Ermeniler ve daha sonraları Yahudiler de
yararlanmışlardır. Azınlıkların serbest olduğu alanlardan biri de, eğitim ve
öğretimdir. O dönemlerde, dini eğitim ile müsbet ilimler eğitimi aynı çatı
altında yürütüldüğünden, azınlık okullarının eğitim ve öğretim sistemleri,
Osmanlı eğitim ve öğretim sistemine benzerlik göstermektedir.
Osmanlı sınırları içinde, Rum, Ermeni ve Yahudilere ait azınlık okulları,
denilebilirki hemen hemen Osmanlı İmparatorluğu’nun her döneminde eğitim ve
öğretimlerini devam ettirmişlerdir. Sözkonusu bu azınlık okullarında, zaman,
mekan ve milliyetlere göre değişen, az veya çok coğrafya dersleri okutulmuştur.
Programı Fransız eğitim sistemine göre hazırlanmmış olan ve 1868’de İstanbul’da
açılan Galatasaray Mekteb-i Sultanisi’nde okutulan dersler arasında, Genel
Coğrafya ve Osmanlı Coğrafyası dersleri de yeralmıştır.
Maarif Nazırı Zühtü Paşa’nın Protestan Okulları hakkında Abdülhamit’e arzettiği
1893 tarihli tezkerede, Beyrut’ta eğitim ve öğretimini sürdüren Amerikan
Protestan Mektebi’nin ders programında mecburi derslerden birinin coğrafya
olduğu görülür.
Österreichisches Sankt Georgs Kolleg 1882-1982 adlı kitabta, Avusturya Sankt
Georgs kollejlerine ait 1897 tarihli ders cetvelinde, okulların
3-4-5-6.sınıflarında coğrafya dersleri okutulduğu kaydedilmektedir.
Cumhuriyet döneminde Ortaöğretimde Coğrafya Eğitimi ve Öğretimi
Osmanlı döneminden Cumhuriyet dönemine geçişte, Türk bilim tarihinde önemli bir
değişim yaşanmıştır. Bu değişim harf devrimidir. Sözkonusu bu devrim ile,
kurulan genç Cumhuriyet, Batı Bilim dünyası ile yakınlaşırken, Osmanlı Bilim
Dünyası’ndan oldukça uzaklaşmıştır. Harf devriminin ardından, cumhuriyetin ilk
yıllarında, diğer tüm bilimlerde olduğu gibi, Coğrafya bilim alanında da,
Osmanlıca yazılmış eserlerin çok az bir kısmının Yeni Türkçe’ye çevrilmiş
olduğunu görmekteyiz.Çünkü kısa bir süre içinde, 600 yıllık bir birikimin hemen
yeni kuşağa aktarılması imkansızdır. Bu nedenle Yeni Türkçe’ye çevrilen
eserlerin çoğunluğunu okul ders kitabları teşkil etmiştir. Özellikle bu alanda,
Faik Sabri’nin çalışmaları kayda değerdir. Faik Sabri, osmanlıca olarak yazmış
olduğu, Türkiye Coğrafyası ve Kıtalar Coğrafyası ile ilgili eserlerini, harf
devriminden sonra Yeni Türkçe’ye çevirmiştir. Ancak hayatta olmayan ve çok eski
dönemlerde yaşamış coğrafyacıların eserleri, arşiv ve kütübhanelerde, uzun
yıllar bir daha açılmamak üzere tozlu raflara kaldırılmıştır.
1924
tarihinde, öğretim süresi 5 yıl olan Darülmuallimin ve Darülmuallimat’ın 1 ve
3.sınıflarında 2’şer, 2 ve 4.sınıflarında 1’er saat coğrafya dersi okutulmuştur.
Bu okullar, 1932-33 Öğretim yılında süresi 6 yıla çıkarılmış, ilk üç yılında
genel ortaokulların programları uygulanmaya başlanmıştır. 1937-1938 Eğitim ve
Öğretim yılında 3 yıllık Lise kısmında, coğrafya dersleri, 1 ve 3.sınıflarda
2’şer saat, 2.sınıfta 1 saat olarak programa konulmuştur. 1937-1938 Eğitim ve
Öğretim yılında, 3 yıllık ortaokulların bütün sınıflarında ve yine 3 yıllık
liselerin ilk iki sınıfında 2’şer saat, lise son sınıfta 1 saat olmak üzere
coğrafya dersi okutulmuştur.
Cumhuriyet döneminde, ortaöğretim kurumlarında okutulan ders kitabları, uzun
yıllar Ord.Prof.Dr. Besim Darkot, Prof.Dr. Sırrı Erinç ve Sami Öngör tarafından
hazırlanmıştır. Bu kitabların, Ortaöğretim coğrafya öğretimine büyük katkıları
olmuştur. 1987’li yıllardan sonra, ortaöğretim ders kitabları hazırlanmasında,
Prof.Dr. Reşat İzbırak, Prof.Dr. Sırrı Erinç, Prof.Dr. İbrahim Atalay, Prof.Dr.
Cemalettin Şahin, Prof.Dr. Erdoğan Akkan, Prof.Dr.Hayati Doğanay gibi
akademisyenlerin katkıları büyük olmuştur.
1981-1982 Eğitim ve Öğretim yılı, ders programları incelendiğinde, ortaöğretimin
orta kısmında Tarih ile Coğrafya derslerinin konuları birleştirilerek, 1 ve
2.sınıflarında 4’er, 3.sınıfında 3 saat olarak Sosyal Bilgiler dersi adı altında
işlenmiştir. Lise kısmında ise 1 ve 2.sınıflarda 2’şer saat Coğrafya dersi
yeralmış, ancak Lise son sınıfına Coğrafya dersi konmamıştır.
Cumhuriyet döneminde, coğrafya derslerinde ağırlıklı olarak Türkiye Coğrafyası
konuları okutulmuştur. Bu uygulama 1987 yılına kadar sürdürülmüştür. Ancak
1987-1988 Öğretim yılında uygulamaya konulan müfredat programlarında coğrafya
dersleri hem ders sayıları ve hem de ders kredileri azaltılmış, konular iyice
yüzeyselleştirilmiştir. Bu müfredat programına göre, Ticaret ve Endüstri Meslek
liselerinden coğrafya dersleri kaldırılmıştır. Liselerin ikinci ve üçüncü
sınıfların fen bölümlerinde “seçmeli ders” konumuna getirilmiştir. Üniversite
giriş sınavlarında, fen puanına göre yükseköğretim kurumuna kaydolmak isteyen
fen bölümü öğrencileri, coğrafya dersi gereksiz diyerek bu dersi çoğunlukla
seçmemişlerdir. Öte yandan sınıflarda okutulan coğrafya dersleri, coğrafyanın
ilke ve metodlarından oldukça uzaklaştırılmıştır.
Cumhuriyet Döneminde Azınlık ve Yabancı Okullarında Coğrafya Eğitim ve Öğretimi
Maarif vekaletince onaylanan 1955-1956 Öğretim yılından itibaren uygulamaya
konulmuş ders programlarına göre; Özel okulların orta kısımlarında, 1 ve
2.sınıflarda haftada 2’şer saat, 3.sınıfta 1 saat, lise kısımlarında
1-2-3.sınıflarında haftada 2’şer saat olmak üzere coğrafya dersi okutulması
belirlenmiştir.
18
Ocak 1960 tarihli Maarif vekaletince onaylanan ders programlarına göre; Liseler
için tüm sınıflarında 2’şer saat coğrafya dersi okutulması öngörülmüştür. 2
Kasım 1960 tarihinde, yabancı okulların ders programları yeniden görüşülmüş ve
bazı değişikliklerle kabul edilmiştir. Buna göre, bu okulların orta kısımlarında
bütün sınıflarda haftada 2’şer saat , Lise kısmında 1 ve 2. Sınıflarında 2’şer
saat, 3 ve 4.sınıflarında 1’er saat coğrafya dersi konmuştur.
Bundan sonra yabancı okulların ders programlarında, farklı zamanlarda bazı
değişiklikler içeren programlar hazırlanmışsa da, coğrafya ders programlarında
pek fazla değişiklik olmamıştır. Ancak coğrafya derslerinde, Türk okullarında
okutulan Türkiye Coğrafyası dersi yerine, azınlık okulunun bağlı bulunduğu
ülkenin coğrafyası ağırlıklı olarak ders programlarında yeralmıştır.
1991-1992 öğretim yılında uygulamaya konulan “Ders Geçme ve Kredi Sistemi”, Türk
okullarında olduğu gibi, yabancı özel okullarda da bazı değişikliklere sebeb
olmuştur. Buna göre, Özel okulların 1 ve 2.sınıflarına mecburi 2’şer saat
coğrafya dersi konmuş ve diğer sınıflarda coğrafya seçmeli dersler arasında
gösterilmiştir.
Ortaöğretimde Coğrafya Eğitimi ve Öğretimi ile İlgili Sorunlar
Bugünün Türkiye’sinde, ortaöğretimde müşterek bir çok sorun bulunmaktadır. Ancak
bu sorunlar, ayrıntıya inildiğinde, her bir bilim dalındaki aksaklıkların
birikmesi olduğu görülür. Bu sebeble, ortaöğretimin sorunlarına çözüm aramak
için, ayrıntıya inmek gerekir. Orta öğretimde sorunlar yumağında, coğrafya dersi
ile ilgili olanlar, hayli fazladır. Bunun fazla oluşu, bu bilimin güncel,
değişken ve uygulamalı olmasından kaynaklanır. Bugün Orta öğretimde coğrafya
eğitimi ve öğretimi ile ilgili sorunlar ve çözümler ana başlıklar altında şu
şekilde sıralanabilir.
1.
Coğrafya ilmi ülke kalkınmasında önemli rol oynayan bir bilimdir. Çünkü,
Coğrafya ilmi, uygulamalı bir bilimdir. Uygulama alanı bir bölge veya ülke olan
coğrafya, uygulandığı bölge veya ülkenin planlaması ve kalkınmasında önemli rol
oynar. Ülke arazisinin düz veya engebeli olup olmadığı, iklim özellikleri ile
insan hayatı ilişkileri, toprağın tarımsal özellikleri, yeraltı ve yerüstü
zenginlikleri gibi kısacası doğal, beşeri ve ekonomik olayların dağılışları,
sebeb ve sonuçları ile birbirleri arasındaki bağlantıları inceleyen coğrafya,
ekonomik kalkınmanın belkemiğini oluşturur. Öte yandan ülkenin tüm doğal
güzelliklerini, sosyal çeşitliliklerini ve ekonomik zenginliklerini ortaya
koyarken, coğrafya; öğrenen insana, engin bir ülke sevgisi aşılar. Dünyayı
ayrıntılı bir şekilde incelemesi bakımından coğrafya, siyasi ve askeri alanda
önemli bir rol oynar. Tarih sahnesinde askeri yenilgilerin altında, mutlaka
coğrafi olayların gözardı edilmesi yatar.
Coğrafya ilminin öneminden dolayı, geçmişten günümüze tüm dünya ülkelerinde
olduğu gibi, Osmanlı döneminden bugüne, orta öğretimde coğrafya dersleri zorunlu
dersler arasında okutulagelmiştir. Ancak cumhuriyet döneminin son yıllarında
uygulanan ders geçme ve kredili müfredat programlarında, coğrafyanın önemi
gözardı edilmiştir. Sözkonusu bu programa göre, Meslek liselerimizin çoğunda
coğrafya dersleri kaldırılmış, lise fen bölümlerinde seçmeli ders konumuna
getirilmiş ve genel olarak coğrafya ders kredileri azaltılmıştır. Ancak bu
pogramın aksak yönleri sonradan görülmüş ve ortaöğretimde yeniden sınıf geçme
esası getirilmeye başlanmıştır. Bu değişikliklerden de anlaşılacağı üzere,
cumhuriyet döneminde, ortaöğretim ders programlarında sık sık değişikliğe
gidilmiştir. Her yapılan değişiklik, özellikle ülke sevgisinde önemli rol
oynayan coğrafya ilminde ve dolaysıyla eğitim camiasında derin yaralar açmıştır.
Bu
sebeblerden ötürü geçmişte olduğu gibi bugün de, ülke yönetiminde görev yapacak
tüm yetkililerin ülkesini ve dünyayı iyi tanıması gerekir. Bunun için de,
ortaöğretim gören tüm öğrencilerin alan ayrımı yapılmaksızın zorunlu olarak,
coğrafya okuması şarttır.
2.
Ortaöğretimde Coğrafya Eğitimi ve Öğretimi ile ilgili sorunlardan bir diğeri,
öğretmenlik mesleği ile ilgilidir. Bugün için öğretmenli mesleğinin hemen hemen
hiç bir cazibe tarafı kalmamıştır. Her yıl öğretmenliği cazip bir meslek haline
getireceklerini belirten ilgililer, ne yazıkki bu sorunu sadece 24 Kasım
öğretmenler gününde hatırlamaktadırlar. Öğretmenler Günü kutlamalarında söylenen
birkaç tatlı söz ile öğretmenlerin sorunları çözümlenmeye çalışılmaktadır. Oysa
eğitim söz değil, icraat işidir. İcraat yapılamayınca, her geçen yıl
öğretmenlerin maddi ve manevi durumları daha da kötüye gitmektedir. Bu tehlikeli
gidişe mutlaka vakit kaybetmeden bir dur diyen çıkmalıdır. Öğretmenlik
mesleğinin kutsallığı, sadece sözlerle değil, akılcı ve gerçekçi icraatlarla
doğrulanmalıdır. Aksi takdirde sorunlar yumağı haline gelen eğitim, büyük bir
açmaza girecektir.
3.
Ortadereceli okullardaki coğrafya öğretmenlerini yetiştiren yüksek okullar,
Eğitim Fakülteleri, Dil ve Tarih-Coğrafya, Edebiyat, Fen- Edebiyat
Fakülteleri’nin coğrafya bölümleridir. Bugün için orta dereceli okullarımızda
coğrafya derslerinin bir kısmı, meslek dışı öğretmenleri tarafından
yürütülmektedir. Buna karşılık, yeni mezun olan coğrafya öğretmen adayları,
sınıf öğretmeni olarak atanmaktadır. Bu sorun acilen çözümlenmeli ve coğrafya
bölümü mezunları, branş öğretmeni olarak atanmalıdır.
4.
Bugün Ortadereceli okullarımızda okutulan coğrafya ders kitapları, özet
bilgileri içermektedir. Çünkü, ders kitablarında sayfa sınırlandırması
getirilmektedir. 150 ile 220 sayfa arasında hazırlanması istenen bu ders
kitaplarının, 1/3’ini fotoğraflar, 1/3’ini harita ve grafikler doldurmaktadır.
Öte yandan önsöz, içindekiler, yararlanılan kaynaklar ve diğer zorunlu yazılarla
kitabın % 70’e yakını doldurulmaktadır. Geri kalan 50-60 sayfa içinde, bir yıl
boyunca okutulacak coğrafi bilgiler bulunmaktadır. Sözkonusu bu sayfalarda, konu
planı, hazırlık soruları, ödev soruları ile doldurulmakta, yalın metin olarak
sayfa adeti 25-30 sayfaya düşürülmektedir. İnanın bir öğretmen, ders kitabını
değilde, öğrencilerine ders notu tuttursa, bir yıl boyunca 100 sayfaya yakın
ders notu yazdırır. Hakkıyle eğitim ve öğretim yapmak isteyen bir öğretmen çok
zorluk çekmektedir. Çünkü öğretmenler ders anlatırken, ders konusunu sadece
kitaba bağlı olarak anlattığı takdirde, konu 5 dakikadan daha az bir sürede
bitmektedir. Ders saatini doldurmak amacıyla öğretmenler aynı konuyu kitaptan
ders boyunca, sınıfın bütün öğrencilerine ayrı ayrı okuttuğu halde, ders
saatinin yarısını dolduramamaktadır. Diğer yarısı ise şamata ve gırgır ile
doldurulmaktadır. Bu durum son derece düşündürücüdür. Bu düşündürücü durum,
ortaöğretim için hazırlanan coğrafya ders kitablarında gözönünde tutulmalıdır.
Bunun için de, Milli Eğitim Bakanlığı, coğrafya kitabları hazırlama şartlarını
yeniden gözden geçirmeli, harita, grafik, fotoğraf ve ödev soruları, kitap
sayfasının dışında tutulmalıdır.
5.
Coğrafya derslerinde yaşanan bir diğer çarpıklık sınavlarda yaşanmaktadır.
Öğrenciler, 25-30 sayfayı ancak bulan ders notunun, birinci dönemde ilk
sınavlarını 5-10 sayfadan olmaktadır. 5-10 sayfalık bilgileri ezberleyen ve çok
yüksek not alan bir öğrenci, kitabın geri kalan kısmını okumasa da sınıfını
geçebilmektedir. Velevki birinci dönem zayıf almış olsa bile, toplam 30 sayfayı
bulmayan metin kısmını oluşturan özet bilgileri okurken tekrar özet çıkarmakta
ve alınan bilgiler özetin özetini teşkil etmektedir. Sonuç olarak, orta
öğretimdeki coğrafya öğretmenleri, öğrencilerine bu özetin özeti olan dar ve
kısır bilgileri, test yoluyla imtihan etmekte ve öğrencileri ezberciliğe
yönlendirmektedir. Özetin özetini içeren bilgiler, dağ, şehir, nehir adlarından
ibaret olacaktır. Bu adlar, sadece bulmaca çözmede yardımcı olur. Coğrafya,
bulmaca bilimi olmaktan çıkarılmalıdır. Sonuç olarak, coğrafya dersleri, ezberci
bir sistemin dışına çıkarılmalıdır.
Bugün, ortaöğretim ders kitapları hazırlanırken, Sultan II.Mahmut (1808-1839)
dönemindeki ders kitaplarındaki uygulanan kısaltma metodu yeniden uygulama
aşamasına getirilmiştir. Bu uygulamadan derhal vazgeçilmelidir. Milli Eğitim
Bakanlığı tarafından hazırlanan ortaöğretim coğrafya ders kitaplarındaki sayfa
ve konu sınırlandırmaları derhal kaldırılmalıdır. Bundan böyle hazırlanacak olan
ders kitapları, oldukça hacimli hazırlanmalıdır. Çünkü yorum yapmak ve akıl
yürütmek, ancak hacimli kitapları okumakla mümkün olur. Ortaöğretim coğrafya
programları hazırlanırken, bu alanda akademik olarak yetişmiş bilim adamlarının
görüşleri alınmalıdır.
6.
Coğrafya, bir uygulama bilimidir. Teorik bilgilerin uygulama aşamasına
getirilmesi şarttır. Coğrafya’nın konusunu yeryüzü teşkil eder. Uygulama sahası
da yeryüzüdür. Bu sebeble, coğrafya dersi işlenirken, mutlaka arazi
çalışmalarına önem verilmelidir.Oysa ortaöğretim programlarında, arazi
uygulamalarının yapılması için, geçmiş dönemlerde ayrılan ödeneklerin tümü
kesilmiştir. Böylece uygulama bilimi olan coğrafya dersleri teorik hale
getirilmiş ve okul dersanelerine hapsedilmiştir. Gerçekçi ve yararlı bir eğitim
ve öğretim yapılabilinmesi için, coğrafya derslerinin uygulama yapılması ve
bunun için Milli Eğitim bütçesinden ortaöğretim kurumlarına “Arazi Tatbikatı
Ödeneği” verilmesi gerekmektedir.
7.
Cumhuriyet döneminin ilk dönemlerinde tüm ortaöğretim kurumlarında birer
coğrafya odaları vardı. Bu odalarda, çeşit çeşit duvar haritaları, küreler,
kabartma haritaları, slayt, film, epidiyaskop gibi görsel aletler ve bunların
gereçleri bulunuyordu. Coğrafya öğretmenleri, derse girmeden önce coğrafya
odalarına uğrar, ders konusu için gerekli olan tüm araç ve gereçleri alır, dersi
görsel olarak anlatırdı. Ancak bugün bu odaların çoğu bakımsızlık ve ilgisizlik
yüzünden çoğu harap oldu ve dersane sıkıntısı yüzünden çoğu coğrafya odaları
iptal edildi. Yeni yapılan ortaöğretim kurumlarında ise, böyle bir odanın
gerekliliği daima gözardı edildi. Dolaysıyla bugün ortaöğretim kurumlarımızda,
coğrafya dersleri ruhsuz, zevksiz ve öğreticilikten uzak bir şekilde ezbere
işlenmektedir. Bu da coğrafya ilminin özüne ters düşmektedir. Bu sebeble modern
bir eğitim için, mutlaka coğrafya odalarına büyük ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç
vakit geçirilmeden giderilmelidir.
8.
Osmanlı İmparatorluğu’nun Tanzimat döneminden itibaren başlayan paralı eğitime
geçiş ve özel okul furyası, bugün de yaşanmaktadır. Eğitim alanında, Tarih sanki
yeniden tekerrür etmektedir. Bugün, ülkemizde özel okulların hızla gelişmesi,
özellikle yetişmiş eğitim elemanı açısından devlet okullarına büyük darbeler
indirmiş ve devlet okulları laşkalaşmış ve Milli Eğitimimiz sorunlar yumağı
haline getirilmiştir. Sorunun çözümü gayet basittir. Bunun için, tarihe bakmak
ve tarihten ders almak gerekmektedir. Eğitim sistemimiz, Osmanlı döneminin
gelişme dönemindeki sisteme uyarlanmalı ve çağın yenilikleriyle yeniden
donatılmalıdır. “Devlet okulu - Özel okul” ayrımına son verilmelidir. Devlet
okullarının tamamı yarı özelleştirilmeli, öte yandan özel okulların statüleri
yeniden gözden geçirilmelidir. Yani eğitim kurumlarının tüm giderleri, zaman
zaman devletin maddi desteğini de alan, halk tarafından oluşturulacak “Eğitim
Vakıfları”na yüklenilmelidir. Ancak tüm okulların eğitim sistemleri, devlet
tarafından düzenlenmeli ve eğitim gerçekten millî olmalıdır. Devlet-Millet
kaynaşması ile oluşturulacak eğitim kurumlarında, engin bir yurt sevgisi
aşılayan ve dünya ufkunu genişleten Coğrafya derslerine ağırlık verilmelidir.
Bugün
ortaöğretim kurumlarımızda, coğrafya eğitim ve öğretiminde görülen sorunlar,
ülkenin içinde bulunduğu genel ekonomik kalkınma ile yakından ilgilidir. Osmanlı
döneminin ekonomik olarak üstün olduğu dönemlerde, eğitim ve öğretim altın
çağını yaşamıştır. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarından, eğitim ve öğretime
büyük ağırlık verilmiş ise de, özellikle son yıllarda devletin genel bütçesinden
eğitim ve öğretime ayrılan pay iyice azaltılmıştır.
Bugün, eğitim ve öğretimde yapılan kısıtlamalar, ülke ekonomisinde yaşanan
sıkıntılara maledilmektedir. Ancak kalkınmaya hiçbir katkısı olmayan kalemlere,
sınırsız harcamalar yapılmakta ve ülkenin içinde bulunduğu ekonomik bunalım
gözardı edilmektedir.
Eğer
gelecekte, kalkınmış bir Türkiye görülmek isteniyorsa, bugünün yöneticileri;
eğitim ve öğretimin tüm sorunlarına acil çözümler üretmelidir. Başta eğitim ve
öğretim alanında uyguladıkları tüm kısıtlamaları kaldırmalı ve modern dünyanın
modern eğitim ve öğretim seviyesini yakalamalıdırlar.
OSMANLI DÖNEMİNDEN BUGÜNE COĞRAFYA
Yeryüzünün tamamını veya bir bölümünün; fiziki, beşeri ve iktisadi olaylarını
inceleyen Coğrafya ilminin ana temasını insan oluşturur. İnsanın olduğu her
yerde Coğrafya ilmi vardır. Bu nedenle, insanoğlunun dünyaya geldiği ilk
insanlardan bugüne, az veya çok çevre ile ilgisi olmuştur.
Avcılık veya toplayıcılık dönemlerinde bile, insanoğlu; geçimini sürdürebilmek
için, daha iyi av sahalarını veya daha verimli toplama bölgelerini araştırmaya
yönelmiştir. Böylece, belki farkında olmadan Coğrafya ilmi ile meşgul olmuş ve
kazandığı tecrübe ve bilgilerini nesilden nesile aktarmaya devam etmiştir.
Coğrafya ilmi ile ilgili bilinen en eski belge, M.Ö. 2400 veya 2700 yıllarında
Babilliler tarafından, Babil çevresini gösteren taslak haritadır. Anlatım yolu
ile Coğrafya ilmine ait bilgiler veren Heredot, M.Ö. 484-426 tarihlerinde
yaşamıştır. Bodrum doğumlu olan Heredot, Libya kıyılarından Güney Avrupa'ya
oradan Hindistan'a kadar olan geniş bölge hakkında ayrıntılı bilgiler veren
dokuz ciltlik eser yazmıştır.
Eskiçağ’dan Ortaçağ’a, Coğrafya ilmindeki gelişmeler devam etmiş, ancak bu
konudaki araştırmalar daha ziyade İslam Coğrafyacıları tarafından yürütülmüştür.
Mesudi, Biruni, İdrisi, İbn Batuta, İbn Haldun bunlardan bazılarıdır.
Yeniçağ’a geçerken, coğrafi alanda büyük bir reform denilebilecek Büyük Coğrafi
Seyahatler gerçekleşmiş ve Yeni Dünya karalarının tanınması gerçekleşmiştir.
Osmanlı dönemindeki Coğrafi araştırmalar, işte bu çağa rastlar. Piri Reis
(1470-1554), Katip Çelebi (1608-1652) ve Evliya Çelebi (1611-1682)'nin başını
çektiği bilim adamları, Osmanlı Coğrafyacıları olarak bilinir.
Dünya
Yeniçağ'ı geride bırakıp, Yakınçağ'a geçerken, Büyük Coğrafya Seyahatlerinin
devamı niteliğini taşıyan, Avrupalı seyyahların yeniden seyahatlerine
başladıkları ve coğrafi araştırmaların Okyanusya ve Antarktika’ya yöneldiğini
görmekteyiz. 1953 yılında Everest Tepesi'ne ulaşılması ve 1960 yıllında Büyük
Okyanus'un en derin noktasının Marian Çukurluğu olduğu tesbit edilmesinden
sonra, Dünya üzerindeki araştırmaların kısmen tamamlandığı kabul edilmiş ve uzay
yolculukları ve derin deniz araştırmalarına doğru bir yönelme gözlenmiştir.
1957'de başlanan Uzay Araştırmaları, 16 Temmuz 1969 yılında ilk insanlı Ay
yolculuğu ile, Coğrafya ilminin çalışma sahasını genişletmiş ve önce İnsanın
gidebildiği her yer, Coğrafya ilminin çalışma bölgesi olarak görülmeye
başlanmıştır.
Bugün
artık Coğrafya ilmi metot ve ilke olarak; Büyük Coğrafya Seyahatleri gibi gezi
ilmi yerine, araştırma gezilerinin yanında, sebep-sonuç, dağılış ve bağlantı
ilkelerini de geliştirerek çok geniş boyut kazanmış ve sonuçta modern coğrafya
doğmuştur.
Coğrafi Seyahatlerden Modern Coğrafya'ya doğru geçişte, Osmanlı döneminde de
belirgin gelişmelerin olduğu görülmektedir. Özellikle Osmanlı Devleti’nin son
dönemlerinde, Coğrafya ilmi ile ilgili dikkate değer gelişmelerin olduğu
bilinmektedir. Osmanlı döneminden genç Türkiye Cumhuriyeti'ne doğru geçişte,
kısmen duraksamış gibi görülen Coğrafya ilmi, kısa sürede gelişme göstererek,
eksisiyle artısıyla, bugünkü seviyesine ulaşmıştır.
Bu
bildiride, Coğrafya ilminin eski çağlardan bugüne olan gelişmesi yerine, sadece
Osmanlı döneminden bugüne kadar olan gelişmeler üzerinde durulacaktır.
Bildirinin amacı, bu konuda ayrıntılı bir araştırma sunmak değil, Osmanlı
döneminden bugüne coğrafya alanındaki gelişmeleri satır başlarıyla özet olarak
ele almak ve bundan sonraki Tarihi Coğrafya araştırmalarına ışık tutmaktır.
Diğer bir ifadeyle, Coğrafya alanında geçmişten aldığı ışığı, önce bugüne ve
daha sonra geleceğe taşımaktır.
GEOGRAPHY, FROM OTTOMANS TO THE PRESENT TIME
Prof.Dr.Ramazan ÖZEY [2]
Abstract
Geography’s main theme is human, because it is the study of the physical, human
and economical phonemenon of the earth. Geography exists wherever there are
humans. So that, since man has first appeared on the earth, he has been
interested in geography. Even through his hunting and collecting period man has
searched for more productive places and better hunting sites. In this way man
has unconsciously death with geography, and has passed on his experience and
knowledge to following generetions.
The
earliest geographical document is the sketch map, which was prepared in 2700
B.C. or 2400 B.C by Heredotus, illustrating the vicinity of Babylon. Heredotus,
who lived in 484-426 B.C., was born in Halicarnosus, and gives detailed
information about southern Europe and the large area between Europe and India in
his 9- volume book.
The
development in geography continued during the early and later middle ages. But
studies in this subject were carried out primarily by Muslim geographers such as
Mesudi, Biruni, İdrisi, İbn-i Batuta, and İbn-i Haldun.
Near
the beginning of the eras of recent past the new world lands had been
discovered, and the geography researches were began in this are by Piri Reis
(1470-1554), Katip Çelebi (1608-1652), Evliya Çelebi (1611-1682) who are the
best known scholars who have made contributions to geography.
More
recent expeditions have been directed toward Oceania and Antarktica. After
having reached the peak of Everest and after having mesured the depest point in
the oceans the research has gone to the skies. Space researches began in 1957,
and first man landed on moon in 16 July 1969. All these examples show that
everywhere humanity goes there can be geographical research.
Today
Geographical science consists of field research, cause-effect studies, and
distribution-relation combinations rather than the travelling expeditions of the
past. The development has resulted in the birth of modern geography.
The
transition from a geograpy of voyage and discovery to a modern scientific
geography has had some important effects on the development of geographical
science in the Ottomans. Developments in the science of geography have slowed
town since the beginning of the 20 th century. But, after the establisment of
the Republic of Turkey scientific development exelerated again.
The
aim of this paper is to present the development of the sicience of geography
from the Ottomans to the present day and to carry illumunation which we can take
from past into this present time and into the future.
Giriş
Selçuklu devletinin ardından ortaya çıkan Anadolu beyliklerinden biri,
Bilecik’in Söğüt kasabası ve yakın çevresinde, 1299 tarihinde, Kayı aşiretinin
kurmuş olduğu Osmanlı Beyliği’dir. Bu beylik, kısa sürede gelişmiş ve çağının en
önemli İmparatorluğu olmuştur. Büyük medeniyetlerin kuruluşları, gelişmeleri,
duraklamaları ve yıkılışları da büyük zaman dilimlerini kapsar. İşte Osmanlı
Devleti’nin da hayat çizgisi 600 yıllık bir süreyi içine almaktadır. Öyle ki,
Cihan İmparatorluğu unvanını alan bu devlet, en geniş sınırlarını 400 yıl elinde
tuttuğu bilinmektedir. Gerileme dönemi dediğimiz son 200 yıl içinde bile fazla
toprak kaybetmemiş, topraklarının büyük bölümünü, yıkılış dönemlerini oluşturan
20. Yüzyılın başlarına kadar koruyabilmiştir. Bu özellikleri ile Osmanlı, dünya
medeniyetleri arasında ilk sıralarda yerini almaktadır.
Cihan
Devleti’nin kurulması ve uzun ömürlü olmasında önemli sırlar yatmaktadır. Her
şeyden önce koskoca bir dünya devletinin ortaya çıkmasındaki sırları, devletin
kurucusu Osman Gazi’nin kayınpederi olan Şeyh Edebali’nin damadına vermiş olduğu
nasihatinde aramak gerekir. Şeyh Edebali, Osman Gazi’ye vermiş nasihatin bir
bölümünde şu sözleri söyler;
“
Oğul,
Dünya
senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizemler,
bilinmeyenler, görülmeyenler, Ancak; senin fazilet ve erdemlerinle gün ışığına
çıkacaktır...”
Bu
nasihat sözlerinden de anlaşılacağı üzere, koskoca imparatorluğun temelleri;
dünyayı tanımak ve onu gözünde fazla büyütmeden, gizemlerini, bilinmeyenlerini
ve görünmeyenlerini fethetme idealleri ile atılmıştır.
Osmanlı İnsanı; toprağı, bir ana, bir yar bilmiş ve ona kavuşmak için, kanını ve
canını ortaya koymuştur. Kuruluş yıllarında, Güney Marmara bölgesini kapsayan
topraklar, hızlı bir şekilde genişlemiştir. Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u
fethetmesinden sonra, gelişme Avrupa’ya doğru olmuş ve Fatih Sultan Mehmed Han
ölümü sırasında, Anadolu’yu, Kırım’ı ve Balkanların büyük bir bölümünü devlet
sınırları içine dahil etmiştir. Kanuni Sultan Süleyman’ın padişah olduğu
yıllarda ise, İmparatorluk sınırları, doğuda İran içlerine, güneyde Mısır ve
Hicaz bölgesine kadar uzanmıştır. Osmanlı Devleti’nin toplam yüzölçümü, kuruluş
yıllarına denk gelen 1300 yılında, sadece 5.631 Km². kadar iken, 1402 yılında
430.407 Km². olmuş ve 1595 yıllarında ise 1.567.970 Km².ye yükselmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu ilk olarak toprak kaybı, Sultan II. Mustafa döneminde,
yapılan Avusturya Seferi’nin yenilgisinin ardından imzalanan Karlofça
antlaşmasıyla (26 Ocak 1699) olmuştur. Gerileme döneminin başlangıcı olan bu
tarihten itibaren 200 yıl içinde, devletin yüzölçümü peyderpey küçülmüş, ancak
bu küçülme; çok yavaş gerçekleşmiştir. 1913 yılına gelindiğinde, Osmanlı
Devleti’nin yüzölçümü; 180.000 Km².’si Avrupa-i Osmaniye’de, 1.800.000 Km².’si
Asya-i Osmaniye’de, 3.000.000 Km².’si Afrika-i Osmaniye’de olmak üzere, toplam
4.980.000 Km².yi buluyordu. Görülüyor ki, 4 milyon Km².den fazla bir toprak,
1913 ile 1923 yılları arasını kapsayan sadece 10 yıl içinde kaybedilmiştir. Bu
yönüyle, Cihan İmparatorluğu olan Osmanlı Devleti, azametini ve ihtişamını
yıkıldığı yıllara kadar koruduğu görülür.
Bugün, Osmanlı Devleti’nin hükmettiği topraklar üzerinde, toplam 45 ayrı ülke
vardır. Bu ülkelerden 27’si, Asya-i Osmaniye’de (Osmanlı Asyası), 13’ü Avrupa-i
Osmaniye’de (Osmanlı Avrupası) ve 5’i Afrika-i Osmaniye’de (Osmanlı Afrikası)
yer almaktadır. Bunların toplam yüzölçümleri 11.437.706 Km².yi bulmakta ve bu
ülkelerin hepsinde bugün için toplam 373.957.000 kişi yaşamaktadır.
Osmanlı İmparatorluğu toprakları üzerinde kurulmuş olan ülkelerden biri de,
Türkiye Cumhuriyetidir. Anadolu yarımadası ve kısmen Trakya toprakları üzerinde,
1923 yılında kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti’nin zengin
kültür mirasına konmuştur.
Osmanlı Döneminde Coğrafya
Coğrafya, daha doğrusu coğrafi faktörler, tarihin en eski devirlerinden itibaren
insan topluluklarını ve bu toplulukların sosyal, siyasal, ekonomik, dini ve
kültürel yaşantılarını değişik şekillerde etkilemişlerdir. Başka bir tabirle,
coğrafi faktörler, tarihin gelişimine yön vermişlerdir.[3] Bu durum, Osmanlı
Devleti’nin coğrafyasında da açıkça görülmektedir. Her şeyden önce, Osmanlı
İmparatorluğu, sahip olduğu cihan hakimiyetinde, Anadolu ve sahip olduğu diğer
toprakların coğrafi şartları büyük rol oynamıştır.
Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan yıkılışına kadar geçen 600 yıllık bir süre
içinde, zamanın en ileri düzeyde ilmi seviyesine ulaşmıştır. Çünkü ülkelerin
gelişmiş düzeyleri ile bilim ve teknik gelişmeleri arasında sıkı bir bağlantı
bulunmaktadır.
Diğer
ilimlerde olduğu gibi, Coğrafya alanında da, zaman ve mekan ilişkisi içinde,
Osmanlı’nın gelişme gösterdiği anlaşılmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu
dönemindeki coğrafi çalışmalara bakıldığında, Ortaçağ İslâm Coğrafyası ile Batı
Dünyası’nın Modern Coğrafyası arasında kalan boşluğu doldurduğu ve aradaki
bağlantıyı kurduğu gözlenir. 14.Yüzyıla kadar dünya genelinde daha çok Arapça ve
Farsça yazılan coğrafya eserleri, ciddi bir şekilde Batıda ancak 18.yüzyılın
sonlarından itibaren yazılmaya başlanmıştır. Coğrafya alanında, 14.yüzyıldan
18.yüzyıl sonlarına kadar olan 5 asırlık bir dönemdeki boşluğu, Osmanlıca
yazılmış coğrafi eserler doldurmuştur.[4]
Çalışma sahası yeryüzü olan coğrafya, Osmanlı döneminde de yeryüzünün tasviri
olarak algılanmış ve bu yöndeki çalışmalara ağırlık verilmiştir. İslâm dininin
uygulanması esnasında (namaz, oruç, hac ve zekat), zaman ve yer tayinleri önem
kazandığından, matematik coğrafya ile ilgili araştırmalar yoğunluk kazanmıştır.
Osmanlı’nın ilk dönemlerinde coğrafya alanında, daha ziyade Arap ve Fars
eserlerinin etkisi altında kaldığı dikkati çeker. Bursalı Kadı zade-i Rumi
(ö.1432), Ali Kuşçu (ö.1474) ve Ali Kuşçu’nun torunu Mahmut Mirim Çelebi
(ö.1525)’nin çalışmaları bu yönde olmuştur. İlk Türkçe coğrafi eser olarak
bilinen Acaib-ül-Mahlukât, aslında bir kozmoğrafya kitabıdır.[5]
Fatih
Sultan Mehmed Han’ın İstanbul’u fethetmesi ile (1453) birlikte eski Yunan
eserleri ile İslâm eserleri arasında bağlantı kurulmaya çalışılmıştır. Eski bir
çağın kapanması ve yeni bir çağın açılması olarak nitelenen bu tarih, Osmanlı
Coğrafyası açısından da yeni bir dönem olmuştur. Fatih Sultan Mehmed Han,
Batlamyus’un önemli eseri olan “Geographiké Hyphégesi”yi Grgios Amyrutzes adlı
bir bilgine “Coğrafya’ya Medhal = Coğrafya’ya Giriş” adıyla tercüme ettirmiştir.
Ayrıca 1478’de Floransa’da Francesko Berlinghieri tarafından yayınlanan
“Geographica” adlı eser, önce Fatih Sultan Mehmed Han’a, sonra II.Beyazid Han’a
takdim edilmiştir.
İmparatorluğun kuruluş ve gelişme dönemlerinde, belirlenen hedefler
doğrultusunda, yeni fethedilecek toprakların özellikleri hakkında ayrıntılı
çalışmalar yapılmıştır. Özellikle yeryüzü-insan ilişkisi önemli ölçüde ele
alınmıştır. Yeni ülkeler ve bölgeler tanıma ve oraları fethetme duygusu ile ele
alınan bu eserler, zamanın önemli coğrafi araştırmaları arasında dikkati çeker.
Piri Reis’in (1470-1559) Dünya Haritası (1517) ve “Kitab-ül-Bahriye”si (1521)
önemli coğrafi eserlerdir.[6] [7] Yine Seyit Ali Reis (ö.1562)’in Güney Asya
kıyıları ve Hint Okyanusu hakkında çok geniş bilgiler içeren “El-Muhit” adlı
eseri önemlidir. Seyit Ali Reis, bu kitabında Amerika kıtasının keşfi ile ilgili
kısa bilgiler de vermektedir. 16.Yüzyılın sonlarına doğru Mehmet bin Ömer bin
Bayezid-ül-Aşık’ın (1555-1613) kaleme aldığı “Manazır-ül-Avalim” (1598) adlı
kitabı, hem kozmoğrafya ve hem de coğrafya bilgilerini içermektedir. Bu eser,
Osmanlı İmparatorluğu’nda Avrupa’nın etkisinin görülmediği, eski Yunan ve İslâm
Coğrafyası’nın etkisiyle yazılmış son örneğini temsil etmesi bakımından
önemlidir. 16.Yüzyılda bu çalışmaların yanında, İslâm Coğrafyacıları’ndan
Kazvini’nin “Acaib-ül-Mahlukat”ı, Ebü’l-Fida’nın Takvim-ül Büldan”ı, Belhi’nin
“Suver-ül-Ekalim”i, İbnü’l-Verdi’nin Haridet-ül-Acaib”i Osmanlıca’ya tercüme
edilmişlerdi.
Yavuz
Sultan Selim Han ve Kanuni Sultan Süleyman Han dönemlerinde, İslâm
Coğrafyacıları’nın eserleri tercüme edilirken, yeryüzü ile ilgili çok ayrıntılı
bilgiler içeren monografi özelliği gösteren coğrafi çalışmalar da önemli yer
tutar. Padişahların sefere çıktığı zaman tutulan Ruznameler, çok geniş coğrafi
bilgiler içermektedir. Yine Mühimme defterleri, tutulduğu dönemlerdeki zaman ve
mekan hakkında ayrıntılı bilgiler aktarır. Ayrıca bu dönemde, imparatorluğun
idari taksimatını ve istatistiki bilgilerini içeren çok sayıda kitap
yazılmıştır. Koca Nişancı Mustafa Bin Celâl’in (ö.1567) “Tabakat-ül-Memalik ve
Derecat-ül-Mesalik” ve Müezzinzade Ayni Ali’nin “Kavanin-i Al-i-Osman ve
Hulasa-i Mezamin-i Defter-i Divan” ve “ Risale-i Vazife Horan” adlı eserleri
bunlardan en önemlilerindendir. Abdurrahman Hibri’nin (ö.1676) “Enis-ül
Müsamirin” adlı eseri (1636) Edirne ve çevresinin tarihi, sarayları, sokakları,
meydanları, camileri, akarsuları, bahçeleri, çeşmeleri gibi monografik bilgileri
içerir.
Osmanlı döneminde Coğrafya ilminde Avrupa’nın etkisi 17.yüzyılda Kâtip Çelebi
(1609-1657) ile başlar. [8] 1648 yılında Padişah IV.Mehmet Han’a sunulan
“Cihannüma”, Kâtip Çelebi’nin en önemli eserlerindendir. Kâtip Çelebi, bu
eserinde doğunun klasik coğrafi eserleri ile Avrupa’nın coğrafi düşüncesini
kaynaştırmıştır. Kâtip Çelebi’nin 21 büyük eseri vardır. “Cihannüma” adlı
eserinde coğrafya ilmi hakkında şu bilgileri verir; “Coğrafya fenninde yalnız
ülkelerin ahvali yazılmayıp belki oralarda oturanların usul ve adetleri, devlet
işlerinin nasıl yürütüldüğü ve divan ahvali birlikte beyan olunmak, bu fennin
vazifesi olduğu cihetinden, tarihe üstünlüğü vardır ve tercih olunur.” [9] Yine
Kâtip Çelebi, “Tuhfetü’l-Kibâr fi esfaril Bihar”adlı eserinde de coğrafya
ilminin önemini ve gereğini şu şekilde vurgular;“Hafi olmaya ki, devlet işlerini
üzerlerine almış olanlara bilinmesi lazım olan işlerden biri coğrafya fennidir.
Bütün yeryüzü ahvalini bilmek kolay olmazsa, bari Osmanlı ülkesinin şekli ve
etrafta sınırdaş olan memleketlerin tasviri bilinmek gerektir ki, bir yere sefer
etmek ve asker göndermek lazım geldikte, ona göre tedarik oluna. Düşman
vilayetine girmek ve sınır boylarını korumak tedbirlerini almak anında kolay
olur. Bu babta fenden habersiz kimseler ile meşveret yetmez, yerli dahi olursa.
Zira çok yerli vardır ki, kendi diyarını iyice bilip anlatmaktan acizdir. Ve bu
ilmin lüzumuna şu delil yeter: Yerebatası küffar, ol ilimlere ehemmiyet ve değer
vererek, Yeni Dünya’yı bulup Sind ve Hind limanlarına yayıldı. Venedik taifesi
gibi bir hor hakir kavim ki, küffar hükümdarları arasında rütbesi duka
payesinden ibarettir ve aralarında balıkçı unvanı ile meşhurdur, Osmanlı
Devleti’ninboğazına gelip ve garba hükmeyleyen şanlı devlete karşı kodu...” [10]
Katip Çelebi’nin eserleri incelendiğinde, 14.yüzyılda yaşamış olan Tunuslu büyük
âlim İbn Haldun’un etkileri görülmektedir.[11]
17.yüzyıl Osmanlı coğrafyasının yetiştirmiş olduğu en renkli simalardan birini,
kuşkusuz Evliya Çelebi teşkil eder. Osmanlı’nın İbni Batuta’sı ünvanını alan
Evliya Çelebi adıyla bilinen Hafız Mehmet Zılli bin Derviş (1611-1678), tamamen
seyahat notlarına dayanan, ancak ülkeler coğrafyası bakımından önemli bir kaynak
teşkil eden 10 ciltlik “Seyahatname”si, bugün bile sık sık başvurulan kaynaktır.
Gerçi Evliya Çelebi, seyahatnamesinde zaman zaman fantaziye kaçan bilgiler
vermesine rağmen, genelde seyahat esnasında gezi-gözlem metodunun uygulandığı
coğrafi bir eser olarak kabul edilir.[12]
17.yüzyıl Osmanlı coğrafyasında, Avrupalı coğrafyacıların eserlerinin tercüme
edildiğini de görüyoruz. Ebu Bekir bin Behrâm-i Dimışki; “Atlas Mojor” adlı
eseri, “Nusret-ül islâm ves-sürur fi tahrir-i atlas macur” yada “Coğrafya-i
Kebir” adıyla 6 cilt olmak üzere tercüme etmiştir. Ayrıca aynı coğrafyacının
Kâtip Çelebi’nin Cihannüması üzerinde sistematik olarak çalıştığını da tarihi
kaynaklardan öğreniyoruz.
18.yüzyılda, coğrafya alanındaki çalışmalar, daha ziyade tercüme ağırlıklı
gelişmiştir. Hasan-ül Cebeci, Şehrizade Said, Hasankaleli Şeyh İbrahim Hakkı,
Ayvansaraylı Hacı İsmailzade Hafız Hüseyin, Elhac Mehmed Edip, Mahmud Raif
Efendi gibi coğrafyacıların bu yüzyılda önemli eserler verdiğini biliyoruz.
18.Yüzyıl coğrafyacılarının en renkli simasını, İbrahim Müteferrika teşkil eder.
Sahip olduğu çok geniş mekan bilgisi ile “El-Coğrafi” lakabını alan İbrahim
Müteferrika, az sayıda telif coğrafi eser vermesine rağmen, esas ününü, çok
sayıda coğrafya eseri ve haritayı, kurmuş olduğu matbaasında yayınlamasıyla
duyurmuştur.
19.yüzyıl başlarından Cumhuriyetin kuruluşuna kadar olan dönem içinde, coğrafya
alanında, gerek telif ve gerekse tercüme eserler kaleme alınmıştır. Bu dönemde,
öğretime yönelik ders kitaplarının hayli fazla yayınlanmış olduğu dikkati çeker.
Bu yüzyılda, Fransızca eserlerden tercüme edilerek hazırlanan coğrafya ders
kitapları büyük önem arz eder. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu’na ait deniz ve
topografya haritaları hazırlanmıştır. Özellikle Heinrich Kiepert, 1:1.000.000
ölçekli ve oğlu Richard Kiepert, uzun çalışmalar sonunda, 1:400.000 ölçekli 26
paftadan oluşan Anadolu haritasını çizmişlerdir.[13]
Sultan II.Mahmut (1808-1839) döneminde ilköğrenim zorunlu hale getirilmiş ve bu
dönemde diğer bilim dallarında olduğu gibi Coğrafya alanında da, ders
kitaplarına büyük ağırlık verilmiştir.[14] Ders kitapları hazırlanırken önemli
ölçüde kısaltmalara gidilmiş, bunun sonucunda coğrafya alanında araştırma ve
yorumlara dayanan bilgilerden uzak kalınmış ve sonuçta coğrafya isim ezberlenen
bir ders olarak görülmeye başlanmıştır.[15] Ancak bu kısaltmalar ve ezbercilik,
coğrafya ilmindeki gelişmeleri uzun yıllar geciktirmiştir.
Sultan Abdüaziz döneminde (1861-1876) de, coğrafya ders kitapları hazırlanmasına
devam edilmiştir. 1871 yılında, Abdurrahman Paşazade Abdulhalim tarafından
Coğrafya-i Kebir, 1875 yılında Şirvanlı Ahmet Hamdi tarafından Usul-i Coğrafya-i
Kebir adlı eserler yayınlanmıştır. Sultan Abdülhamid döneminde de (1876-1909)
coğrafya alanında gerek ders kitapları ve gerekse ilmi manada eserlerin
yayınlanmasına devam edilmiştir.[16]
19.yüzyılın sonlarında, belli başlı coğrafya sözlükleri ile askeri haritalar
hazırlanmıştır. Yağlıkçızade Ahmed Rıfat Efendi’nin 1883 tarihinde hazırladığı
Lügat-ı Tarihiyye ve Coğrafiye (7 cilt), Şemseddin Sami’nin 1889-1899 tarihleri
arasında hazırladığı Kamusü’l-â’lâm (6 cild), Kolağası Ali cevad’ın 1900 yılında
hazırladığı Memalik-i Osmaniyye’nin Tarih ve Coğrafya Lügatı (4 cilt) dönemin
coğrafya ile ilgili çok sayıda maddeyi içeren önemli sözlüklerdir.
Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine gelindiğinde, devletin savaşlarda sürekli
yenilgi alması ve zayıflamasına rağmen, bilimsel yönden önemli bir gerileme
olmadığı dikkati çeker. Koca imparatorluk, sanki yeniden kurulacakmış gibi
coğrafi alanda da çalışmalar devam eder. Özellikle 1913’lü yıllarda gerek
Tefeyyüz ve gerekse Kanaat kitabevleri tarafından çok sayıda coğrafi eser
yayınlanır. Bunlardan Tefeyyüz Kitabevi tarafından yayınlananların sayısı 30’u
bulur. Bunlardan 6’sını çeşitli boyutlarda atlaslar teşkil eder.[17]
Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde, özellikle Sorbon Üniversitesi Mezunu,
Darü’l-Fünun, Mülkiye Mektebi, Yüksek Muallim ve Maliye Mekteplerinde coğrafya
öğretmenliği yapmış olan Faik Sabri(DURAN)’nin Kanaat Kitabevi tarafından
yayınlanan kıtalar ve Osmanlı Coğrafyasına ait eserleri önemlidir. Bunlardan
“Avrupa” adlı eserinin önsöz kısmında, Faik Sabri’nin ilk cümleleri şunlardır; “
Coğrafya bu son senelerde mühim bir değişime uğradı. Bundan otuz sene evvelki
şeklinden artık çıktı ve son tereddütlerini atarak asıl maksad ve gayesine
kavuştu. Mevcut ilimler arasında kendini mühim bir yer hazırladı. Bilinmeyen
esaslara dayanan eski coğrafyanın karışık ve faydasız tekerlemeleri ile artık
yetinilemez. Bundan böyle öğretmenler derslerinde öğrencilerine yalnız isim
ezberlemekle vakit geçiremezler. Kıtalar, memleketler hakkında öğrencilerde
unutulmaz hatıralar uyandırmaya, zihinlerde kalıcı izler bırakmaya, doğal
olayları, çevrenin tesirini araştırmayı ve açıklamayı onlara alıştırmaya
borçludurlar. Çünkü bugünün coğrafyası, yalnız ruhsuz isimler, uzun ve manasız
rakamlar coğrafyası değil; fikirler, muhakemeler, mülahazalar
coğrafyasıdır...”[18]
Cumhuriyet Döneminde Coğrafya
Osmanlı döneminden Cumhuriyet dönemine geçişte, Türk bilim tarihinde önemli bir
değişim yaşanmıştır. Bu değişim harf devrimidir. Sözkonusu bu devrim ile,
kurulan genç Cumhuriyet, Batı Bilim dünyası ile yakınlaşırken, Osmanlı Bilim
Dünyası’ndan oldukça uzaklaşmıştır. Harf devriminin ardından, cumhuriyetin ilk
yıllarında, diğer tüm bilimlerde olduğu gibi, Coğrafya bilim alanında da,
Osmanlıca yazılmış eserlerin çok az bir kısmının Yeni Türkçe’ye çevrilmiş
olduğunu görmekteyiz. Çünkü kısa bir süre içinde, 600 yıllık bir birikimin hemen
yeni kuşağa aktarılması imkansızdır. Bu nedenle Yeni Türkçe’ye çevrilen
eserlerin çoğunluğunu okul ders kitabları teşkil etmiştir. Özellikle bu alanda,
Faik Sabri’nin çalışmaları kayda değerdir. Faik Sabri, Osmanlıca olarak yazmış
olduğu, Türkiye Coğrafyası ve Kıtalar Coğrafyası ile ilgili eserlerini, harf
devriminden sonra Yeni Türkçe’ye çevirmiştir. Ancak hayatta olmayan ve çok eski
dönemlerde yaşamış coğrafyacıların eserleri, arşiv ve kütübhanelerde, uzun
yıllar bir daha açılmamak üzere tozlu raflara kaldırılmıştır.
Cumhuriyet döneminin ilk coğrafyacıları, 1915 yılında açılan İstanbul Darülfünun
içindeki Coğrafya Darülmesaisi’nde yetişmişlerdir. Bunlar; Faik Sabri Duran, Ali
Macit Arda, Selim Mansur ve Hamid Sadi Selen’dir.
1933
yılındaki Üniversite reformları neticesinde, İstanbul Darülfünun’u İstanbul
Üniversitesi olarak eğitim ve öğretime başlamıştır. Coğrafya Darülmesaisi de,
Edebiyat Fakültesi içinde Coğrafya Enstitüsü olarak yeniden yapılandırılmıştır.
Bu Enstitünün yetiştirmiş olduğu ilk coğrafyacılar, ülkemiz coğrafya biliminin
öncüleri olarak kabul edilir. Bunlar arasında İbrahim Hakkı Akyol (1888-1950),
Besim Darkot (1903-1990), Ali Tanoğlu (1904-1974) ve Ahmet Ardel (1902-1978)
bugün hayatta olmayan, ancak eserleri ile coğrafyacılar arasında yaşatılan
coğrafyacı bilim adamlarıdır.
İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Coğrafya Enstitüsü, 1935 yılına
kadar, yüksek öğrenim olarak ülkemizin tek coğrafya bölümü olarak kalmıştır.
1935 yılında Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi bünyesi içinde
Coğrafya Bölümü (Enstitü) açılmıştır. Bu bölümün ilk yetiştirdiği coğrafyacı
bilim adamlarından bugün hayatta olmayanları arasında, Cemal Arif Alagöz, Danyal
Bediz, Cevat Rüştü Gürsoy ve Mecdi Emiroğlu, günümüz genç coğrafyacılarını
eserleri ile aydınlatmaktadırlar.
Türkiye genelinde, İstanbul ve Ankara’daki Coğrafya bölümleri, 1974 yılına
kadar, coğrafya alanında bilimsel araştırmalar yürüten iki önemli kurum olarak
kalmışlardır. Ancak bu iki kuruma, 1974 yılında bir üçüncüsü Erzurum Atatürk
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi bünyesinde kurulan Coğrafya bölümü eklenmiştir.
Bu alandaki gelişmeler, daha sonraki yıllarda hızla devam etmiştir. 1980’de Ege
Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, 1990’da Fırat Üniversitesi, Fen-Edebiyat
Fakültesi bünyelerinde Coğrafya bölümleri açılmıştır.
1981
yılında 2547 sayılı Yüksek Öğrenim Yasası ile, Eğitim Enstitüleri Fakülteye
dönüştürülürken, Enstitülerin bünyesinde yeralan Sosyal Bilimler Eğitimi
Bölümleri içinde Coğrafya Anabilim dalları oluşturulmuştur . Bu anabilim
dallarının bir kısmı daha sonra, bağımsız bölüm haline gelmişlerdir. Öte yandan
iki yıllık Eğitim Yüksek Okulları da 4 yıllık Eğitim Fakülteleri’ne
dönüştürülünce, bu fakülteler içinde de yeni coğrafya bölümleri kurulmaya
başlanmıştır. Kuşkusuz yakın gelecekte, Türkiye’nin her ilinde bir coğrafya
bölümü kurulacak ve coğrafya ilminin gelişmesine büyük katkılar
sağlayacaklardır.
Bugün
ülkemizde mevcut olan Coğrafya bölümleri ve anabilim dallarında görev yapmakta
olan çok sayıda coğrafya bilim adamı bulunmaktadır. Bunlar, coğrafi alandaki
araştırmalarına halen devam etmektedirler. Mevcut araştırmalar gözden
geçirildiğinde, ülkemiz coğrafyasında hayli mesafeler katedildiği açıkça
görülür. Özellikle son yıllardaki coğrafya alanındaki akademik çalışmalar
(Yüksek lisans ve doktora tezleri, makaleler, kitaplar) bu gelişmeyi açıkça
ortaya koyar.[19]
Sonuç
Osmanlı döneminden Cumhuriyet dönemine uzanan yaklaşık 700 yıllık bir süre
içinde Coğrafya ilmi gerçekten çok büyük bir gelişme kaydetmiştir. Ancak bugün
gelinen nokta, yine de arzu edilen gelişmeyi gerçekleştirememiştir. Özellikle
son dönemlerde, devletin bilimsel çalışmalar üzerinde uyguladığı maddi
kısıtlamalar, diğer ilimlerde olduğu gibi coğrafya ilmine de büyük bir darbe
indirmiştir.
Bugün
Coğrafi alandaki çalışmalar, mevcut coğrafyacıların engin özverileriyle
yürütülmektedir. Özellikle arazi gözlemlerine yönelik araştırmalar, durma
noktasına gelmiş, sadece akademik alandaki ilerlemenin sağlanabilmesi için,
kişisel özverilere dayanarak, büyük sıkıntılar içinde ve zorlukla
yürütülmektedir. Yapılan araştırmalar, binbir güçlükle ve araştırıcıların bizzat
kendi maddi katkılarıyla yayınlanabilmektedir. Yayın masraflarının yüksek
meblağlar teşkil etmesinden ötürü, yayınlar çok az sayıda basılmakta ve dar bir
çevreye hitap etmektedir. Bu da, yapılan araştırmaların uygulanabilirliğine
gölge düşürmektedir.
Kâtip
Çelebi’nin eserlerinde vurguladığı noktalar bugün için de geçerlidir. Coğrafya
ilminden yoksun yöneticiler, ülkeyi gereği gibi yönetmekte zorluk
çekmektedirler. Gerek ülkenin iyi yönetilmesi ve gerekse dünya ülkeleri arasında
özlenen yerini alması bakımından, coğrafya ilmine gereken önem verilmelidir.
Yoksa geçmişte Balıkçı ünvanıyla meşhur Venedik taifesi’nin, Osmanlı
Devleti’ninboğazına gelip ve garba hükmeyleyen şanlı devlete karşı koyduğu gibi;
bugün de her tarafında hazır bekleyen düşman, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin
boğazını sıkıverir. Boğazının sıkılmaması için Türkiye Cumhuriyeti, Coğrafya
ilmine gereken önemi vermelidir.
Tarih
bir tekerrürden ibarettir. Bu söz gerçekten doğrudur. Geleceğe ümidle bakmak
isteyen bir nesil tarihini ve özellikle tarihi coğrafyasını çok iyi bilmek
zorundadır. Çünkü bugünün coğrafyası, tarihi coğrafya üzerine oturmuştur. Bu
nedenle, satır aralıklarıyla sözünü ettiğimiz tarihi coğrafyamız çok iyi bir
şekilde incelenmelidir. Özellikle, tüm dünya ülkelerinin dikkatlerini çeken ve
yıllardır araştırmakla bitiremedikleri Osmanlı İmparatorluğu dönemine ait
coğrafi eserlerin hepsi, Günümüz Türkçesi’ne çevrilmelidir. Böylece bugünün
coğrafyası, tarihi coğrafyadan aldığı ışık ile geleceğe bir köprü
oluşturacaktır. Köprünün geçmişteki ayağını oluşturan Tarihi Coğrafya, çok iyi
bir şekilde araştırılmalıdır. Bu da Osmanlıca bilen coğrafyacılar ile mümkün
olabilir. Bu sebeble, Üniversitelerimizin Tarih ve Türk Dili Edebiyatı
bölümlerinde olduğu gibi, Coğrafya bölümlerinde de Osmanlıca öğretilmeye
başlanmalıdır.
Bugün
Ortadereceli okullarımızda okutulan coğrafya ders kitapları, özet bilgileri
içermektedir. Öğrenciler bu özet bilgileri okurken tekrar özet çıkarmakta ve
alınan bilgiler özetin özetini teşkil etmektedir. Sonuç olarak, orta öğretimdeki
coğrafya öğretmenleri, öğrencilerine bu özetin özeti olan dar ve kısır
bilgileri, test yoluyla imtihan etmekte ve öğrencileri ezberciliğe
yönlendirmektedir. Özetin özetini içeren bilgiler, dağ, şehir, nehir adlarından
ibaret olacaktır. Bu adlar, sadece bulmaca çözmede yardımcı olur. Coğrafya,
bulmaca bilimi olmaktan çıkarılmalıdır.
Bugün, ortaöğretim ders kitapları hazırlanırken, Sultan II.Mahmut (1808-1839)
dönemindeki ders kitaplarındaki uygulanan kısaltma metodu yeniden uygulama
aşamasına getirilmiştir. Bu uygulamadan derhal vazgeçilmelidir. Milli Eğitim
Bakanlığı tarafından hazırlanan ortaöğretim coğrafya ders kitaplarındaki sayfa
ve konu sınırlandırmaları derhal kaldırılmalıdır. Bundan böyle hazırlanacak olan
ders kitapları, oldukça hacimli hazırlanmalıdır. Çünkü yorum yapmak ve akıl
yürütmek, ancak hacimli kitapları okumakla mümkün olur.
Bir
ilmin geçerliliği ve faydalı olması, uygulanabilirliği ile doğru orantılıdır.
Coğrafya ilmi de böyledir. Coğrafya ilminin geçerli ve faydalı olabilmesi için,
uygulanabilirlik derecesini yükseltmek gerekir. Bu sebeple Osmanlı Devleti’nin
yükselme dönemlerinde olduğu gibi, devletin en üst yetkilisinden en alttaki
görevlisine kadar, Türkiye ve Dünya Coğrafyası hakkında bilgilendirmek gerekir.
Ayrıca devletin özellikle kalkınmasını ilgilendiren Devlet Planlama Teşkilâtı
gibi kuruluşlarda coğrafyacıların araştırmalarına büyük ölçüde ihtiyaç vardır.
Bu ihtiyacın giderilmesi için, devletin kalkınması ile ilgili Bakanlık ve
Teşkilâtlarda uzman coğrafyacıların görev yapması, ülke geleceği açısından son
derece faydalı olacaktır.
Kaynak: Prof. Dr.Ramazan ÖZEY
www.ramazanozey.net
ANA SAYFA
|
|